Nurten, Ahmet Barış ve biz
Kimi “dehşet”, kimi “vahşet”, kimi “dram”, kimi “akıl almaz olay”, kimi de “kahreden son” diye manşet attı. Bir iki kırık dökük yorum, Otizmle Yaşam Derneği’mim açıklaması dışında elbette bir şey okumadınız. Çünkü bizim gibi coğrafyalarda adettendir, acılar iki günde unutulur, gerçekler halı altına süpürülür, eğer fail ya da mağdur biraz tanınır-görünür insanlarsa protokol erbabı eksik kalmamak için birkaç kelam eder, sonra… Sonrası bellidir: ateş düştüğü yeri yakar ve hemen unutulmaya bırakılır, halının altına süpürülür, başa gelmediği için şükredilir. Sahi böylesi durumlar için kaç veciz kelamımız, atasözümüz, darb-ı meselimiz, çok yüzlülüğümüze biçtiğimiz kaç maskemiz mevcuttur? Unuttuklarımı da siz ekleyiverin.
Benim de bir aralar adresim olan Urla-İskele’de yaşıyorlardı. Nurten 60 yaşındaydı. Emekliydi, haberlerden anladığım-çıkarabildiğim kadarıyla oğluyla başbaşa yaşıyordu. Ahmet Barış 19 yaşındaydı, zihinsel engelleydi. Yetmezmiş gibi nicedir lösemiyle, halk ağzıyla kan kanseri belasıyla uğraşıyordu. Kadın, anne, emekli, erkek ve genç çocuk, zihinsel engel, lösemi… Kullanıp geçiverdiğim bu kavramların, tanımların, durumların karşılığını bilmemek, hissetmemek, yarattıkları ve yaşattıkları ağır yüklerin ne olduğunu anlamamak için, ya yekpare kütük, ya insanlık düşmanı bir yaratık ya da süzme duyarsız bir aşağılık olmak yeter.
Bu sözcüklerin karşılığı derin bir çaresizliktir, nasıl baş edileceği........
