Geriye kalan
Charles Bukowski’den sıklıkla yaptığım bir alıntı-benzetmedir: “Günler, tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali…” Bilmem ki ahvalimizi daha iyi özetleyecek bir benzetme var mıdır? Nazım Usta’dan yola çıkarak, “ateşi ve ihaneti gördük” diyeceğimiz günlerden geçiyoruz eklemesi de yapılabilir. Deniz Göktaş kardeşimizin özgürlüğüne sevinmekle -geçen hafta yazdığım gibi- “hizmet” falan bahanesiyle saf değiştirenlere şaşırmak; telaffuzuna bile dilimizin yetmeyeceği para dağlarında sörf yapanlardan midemiz bulanırken, hakkını aramaktan bezip intiharı seçen emeklilere kavrulmak gibi. Tuhaf, tanımsız, sabır sınayan, aklı zorlayan bu günler, sahi nasıl anlatılabilir? Yine de mademki bu köşenin sorumluluğu altındayız, yazmak zorundayız. Sair Faik Usta “Yazmasam çıldıracaktım” derken, acaba aynı ruh halinde miydi?
Ahmet Kadıbeşegil’i de yitirdik. Oğuz Tümbaş ağabey arkasından 30 Eylül’de güzel bir yazı kaleme aldı, yükümüzü azalttı, okumadıysanız gazetenin arşivindedir. Ben de birkaç satırla eklenmek isterim. Çok ihmal ettiğim için özürler borçlu olduğum şiir serüvenimin başlangıcı “Oluşum Dergisi”dir. Bir başka deyişle yayınlanan ilk şiirim “Küskün Çiçek”, ülkemiz sanat yayıncılığının gözde dergilerinden Oluşum’da hayata merhaba demiştir. Günümüzde bilinen nice kalemşorun hemen hemen ilk kez görüldüğü bu dergi, saygı ve sevgiyle andığım ressam, çevirmen ve öncülerimizden Fahrünnisa Kadıbeşegil’indi. Ahmet ve Salim kardeşlerin........
