Sorun Balbay’ın sözleri değil kimliği
“Mustafa Balbay, CHP’nin kapatılmasını istedi”, “CHP kapatılsın dedi”, “CHP kapatılmalı dedi” haberlerinin çoğunda Cumhuriyet yazarı Mustafa Balbay’ın konuşmasının tamamı yoktu.
Mustafa Balbay’ın da “CHP kapatılsın demedim” açıklamalarını görünce TV100’deki programın kaydını bulup izledim. Mustafa Balbay, Üsküdar Belediyesi’ndeki başkanvekili seçiminde CHP ve Yeni Parti’nin ortak hareket etme kararını değerlendirirken, şunları söylüyor:
“İşin özüne bence herkes gelmeye başladı. Burada ana sorun yargının siyasetin biçimlenmesinde kullanılmasıdır. Bunu siyasi tarihimizde çok kez gördük, AKP de böyle bir sürecin ürünü. Ama şu da bir gerçeklik. En kötü karar bile kararsızlıktan ya da karar verememe, her şeyin ortada kalmasından iyidir.
Hiç dilemiyorum tabii ki ama konuyu çok net anlatmak için söylüyorum. CHP kapatılsa herkes oturacaktı ve yeni bir yol tutacaktı. Akıl birliği oluşacaktı. Ne yapalım önce farklı düşünceler çıkabilir ama ne olursa olsun herkesin yeni bir oluşumla yola çıkması söz konusu olacaktı.”
Bütünlüklü olarak izleyince Balbay’ın, “CHP kapatılsın” demediği, gelinen durumun kötülüğünü vurgulamaya çalıştığı, “CHP kapatılsaydı mutlak butlan ile gelinenden daha iyi olurdu” demeye getirdiği anlaşılıyor. “CHP’nin kapatılmasını istedi” diye yazanlar çarpıtmış.
Ancak bu sözlerin çarpıtılarak yayılmasında ve tartışmanın büyümesinde en büyük etken, Balbay’ın gazeteciliğinin yanı sıra politik kimlik taşıması. Balbay, CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla Genel Başkanlığa geri dönmesi sonrasında “Hayatımda üç cumhuriyet var: Türkiye Cumhuriyeti, Cumhuriyet gazetesi, CHP! CHP’nin ideallerini geleceğe taşıyacağız!” diyerek 269 eski milletvekiliyle birlikte CHP’den istifa ettiğini açıklamıştı. Bu açıklama politik bir tutum olduğu kadar politik kimliğini sürdürdüğünün de ilanıydı.
Hal böyle olunca yazdıkları ve söylediklerinin politik değerlendirmeler olarak algılanması kaçınılmaz. Mustafa Balbay’ın, bu tip tartışmaların hedefi olmaması için gazetecilik ve politikacılık arasına kalın bir çizgi çekmesinde yarar var.
Ölen oyuncu ve “Kriminal habercilik” çuvallaması
“Ölü bulunan ünlü oyuncu Serhat Kılıç’ın evinden çıkanlar” başlıklı ilk paylaşım, profilinde “Intelligence Police Correspondent” yazan Doğan Can Cesur’dan geldi. Bu başlığın altına polisin, Serhat Kılıç’ın evinden çektiği fotoğrafları koymuştu.
Doğan Can Cesur’un bu paylaşımını kısa süre sonra yine bir “polis muhabiri” olan Emrullah Erdinç ve A Haber’in paylaşımı izledi. Onlar da hemen aynı ifadelerle “Serhat Kılıç’ın evinde alkol şişeleri ve sigara sarımında kullanılan kağıtlar bulundu” yazıyordu.
Bir evde “alkol şişesi ve sigara kağıdı” bulunmasının haber değeri olamaz. Ancak ölen bir oyuncunun evinde bunların bulunduğunu yazmanın anlamı elbette çok farklı. Polisin evdeki pet su şişeleri, sigara kağıtları vb tüm malzemeleri, Serhat Kılıç’ın kimlik kartını da koyarak, getirip çektiği anlaşılan fotoğrafın yayımlanması, uyuşturucudan öldüğü algısı yarattı.
Ölüm nedeni kesinleşmeden imalarla dolu böyle paylaşımlar ve haberler yayımlanması tam bir itibar suikastıydı. Her iki gazeteci, bu paylaşımlarıyla sosyal medya trollerine linç malzemesi ürettiler; artık hayatta olmayan Serhat Kılıç’ın anısına saygısızlık yapılmasının yolunu açtılar.
Oysa gazetecilikte hiç kimsenin yaşam biçimine yönelik küçültücü ifadeler kullanılmaz; hele ölmüş biri söz konusu olduğunda daha da özenli davranılır. Zira hayatta olmayan bir insan, o ifadelere, suçlamalara yanıt veremeyecek durumdadır.
Maalesef tepkiler, o gazetecileri durduramadı. Hatta Emrullah Erdinç, “Bu haberleri eleştirenlerin kriminal gazeteciliği bilmediği”ni söyleyerek savundu yazdıklarını. Halbuki Serhat Kılıç’ın ölümünde cinayet şüphesi yoktu, dolayısıyla kriminal bir haberden söz edilemez. Kaldı ki, ölüm kriminal........
