Birey olmadan medeniyet olmaz
Fikri hür, vicdanı hür, güzel insanlar.
Sanatın aynasından bakmaya devam…
Sanatın aynasından bugün bize görünen, “Birey”
Birey de neymiş? Hepimiz kul değil miyiz?
İcat çıkartma Abidin Hoca mı diyorsunuz?
Yüzde yüz demeseniz bile, içinizden birazcık geçmiştir.
Biz, birbirimizi biliriz değil mi?
Ayrıca ben demiyorum zaten…
Milattan önce 481-420 yılları arasında yaşamış olan Protagoras diyor.
“Her şeyin ölçüsü insandır diyor”.
Hadi buyur buradan yak.
Bizim gibi kulların anlayamayacağı bir şey değil mi?
Kendi soruma, kendim cevap vereyim, vallahi öyle.
Bittabi merak ettiniz değil mi? Kim bu oyun bozan, hem de 2500 sene önce yaşamış olan ve bugün hala huzur bozmaya devam etmekte olan.
Antik Yunan Çağının aydınlanmacı düşüncesi olarak kabul edilen Sofist Felsefenin kurucusu ve en önemli filozofu olarak kabul edilen Protogoras’ın insana dair bu çözümleyici ifadesi, insanın önce kendinde kendini çözümlemesi gereken bir varlık olduğu üzerine bir tartışma başlatmıştır.Çünkü;duyuları yoluyla deneyimlediği dış gerçekliği bilincinde önce imgeye sonra üzerine düşünebilme becerisi sayesinde kavram düzeyine çıkartabilen insan beyni, böylelikle kendi özerkliğinin farkına varabilmiş ve kendi öznel hakikatini ortaya çıkartmıştır. Ama bu öznel hakikat, öznel hakikatlere dönüşmüştür. Çünkü her insan ayrı bir hikâyenin içine doğmakta ve orada varoluş bulmaktadır.
Mesela çiçeklerdeki ya da ağaçlardaki ya da gökyüzündeki renkler, kendisini izleyen gözlerin sahibi olan insanların beyinlerinde aynı etkiyi yaratmamaktadır. Duyusal deneyim yoluyla doğadan ve insandan çekilen veriler, yaşanılan o anda kişinin içinde bulunduğu psikolojik, zamansal ve mekânsal durumlara göre farklı duygulanımlar yaratabilmektedir.
Peki duyularımız yoluyla duyumsadıklarımız, hani ismin hallerinde olduğu gibi bizi halden hale sokuyorsa demek ki bizi de birbirimize karşı rölatif yani göreceli hale getirmiyor mudur? Getiriyordur tabi.
Ee…tüm bu anlattıkların iyi güzel de… dış gerçeklik dediğin bütünselliği oluşturan şeylerin kendi ontolojik hakikatlarının dışında insanların onlarla etkileşimini dışsallaştırmak ve kendi aralarında iletişimin nesnesi haline getirmek için sözsel, yazınsal ve görsel bir dil geliştirdiğini unutma mı diyorsunuz.
Unutur muyuz hiç, olur mu öyle şey. Sevgili okur bunu unutursak hem bireyi hem de medeniyeti unuturuz ve yazının konusu havada kalmaz mı? Kalır.
Hiç merak edip dünündünüz mü? İlk kelimeyi ilk kim söze döktü? İlk harfleri kim icat etti ve ilk resmi kim yaptı? Düşündüğünüze bahse girerim….
Bütün bu ilkleri yapanlar da sizin gibi, benim gibi insanlardı. Belki modern ve çağdaş anlamıyla birey değillerdi ama sürüden ayrılmışlardı. Ya o zaman bu sürüden ayrılanlara icat çıkartma, otur, oturduğun yerde denseydi…Halimiz nice olurdu. Medeniyet dediğimiz şeyi rüyamızda bile göremezdik, anca o olurdu.
İnsan atalarımız içinde bu ilk adımları atanlar sayesinde; sesimiz, harflerimiz ve görselleştirmelerimiz, iletişim kurmamıza, şiir yazmamıza, resim yapmamıza, edebiyat yapmamıza kısacası sanatın her türlüsünü yaparak gelenek, kültür ve inanç yaratmamıza ve bütün bunların üzerine düşünerek felsefe yapmamıza olanak sağlamışlardır.
Böylece insan ve onun imgelem gücü, yaratıcı yetenekleriyle bütünleşerek insanın kendisini düşüncesinin konusu haline getirebilmiştir. Yani birey olmanın ilk adımı atılabilinmiştir. Peki bu bireyleşme serüvenin toplumsal bağlamının........
