1956 Süveyş Krizinden 2026 Hürmüz Krizine; Macaristan’dan Tayvan’a tekrar eden tarih
1956 yılı, modern jeopolitiğin kırılma anlarından biridir. 19 Temmuz 1956’da ABD’nin Mısır’daki Asvan Barajı finansmanını çekmesiyle başlayan Süveyş Krizi, 26 Temmuz’da Mısır’ın devrimci lideri Cemal Abdülnasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesiyle krize dönüştü. İngiltere ve Fransa kanaldaki çıkarlarını kaybediyorlardı. Gerçekte paniğe geçenler finans kapitalin temsilcileriydi. Zira kanal altın yumurtlayan tavuktu.
1956 SÜVEYŞ MÜDAHALESİNİN TETİKÇİSİ İSRAİL
1954 yılında Cemal Nasır’ın Mısır devlet başkanı olmasından sonra İngiliz Donanması Mısırdan geri çekildi. Ancak kriz durumunda geri dönme hakkını saklı tuttu ve bölge üzerindeki kontrolünü tamamen kaybettiğini kabullenmedi. 1956’da Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi İngiltere için hem enerji hattı hem de imparatorluk prestiji açısından büyük bir tehdit olarak görüldü. 1956 yılının Ağustos–Ekim döneminde diplomasi sonuç vermedi ve 22–24 Ekim’de İngiltere, Fransa ve İsrail arasında Paris yakınlarında Sevr’de kanal bölgesine gizli bir amfibi saldırı planı yapıldı. İsrail, Süveyş müdahalesinde yardımcı bir aktör değil, planın merkezinde yer alan tetikçiydi. İngiltere ve Fransa, Mısır’a doğrudan saldırmak için uluslararası meşruiyet oluşturamayacaklarını bildikleri için İsrail 29 Ekim 1956’da Sina’ya saldırarak savaşı başlatacak, ardından İngiltere ve Fransa çatışmayı ayırma bahanesiyle devreye girerek Süveyş Kanalı’nı kontrol altına almaya çalışacaktı. Akademik çalışmalar ve hatıratlar, İsrail’in bu süreçte bilinçli şekilde ilk saldıran taraf rolünü üstlendiğini ve operasyonun askeri başlangıcını sağladığını açıkça ortaya koyar. Bu nedenle Süveyş Krizi, üçlü bir savaş gibi görünse de gerçekte önceden planlanmış koordineli bir müdahaleydi ve İsrail bu planın kilit unsuruydu. Yani bugün olduğu gibi İsrail jeopolitiği sürecin merkezdeydi. 29 Ekim 1956’da İsrail Sina’ya girdi, 31 Ekim’de İngiltere ve Fransa hava saldırılarına başladı, 5–6 Kasım’da Port Said’e çıkarma yapıldı.
Ancak, kendisine haber verilmeden yapılan bu saldırıya ABD Başkanı Eisenhower, şiddetle karşı çıktı. Süveyş müdahalesi, Soğuk Savaş dengelerinde Batı’yı zayıflatmakta ve yeni bağımsız ülkeleri Sovyetler Birliği’ne itmektedir. Bu nedenle operasyonun derhal durdurulması gerekir. Başbakan Eden başlangıçta geri adım atmak istemez, operasyonun askeri olarak başarıya ulaşacağını düşünür. ABD, İngiltere’ye ABD’den petrol akışını keserek, sterlin üzerinde baskı kurdu. IMF kredisini engelleyerek Anthony Eden Hükümetini finansal olarak köşeye sıkıştırdı. 6 Kasım’da aceleyle ateşkes ilan edildi, Aralık’ta İngiltere ve Fransa kanal bölgesinden geri çekildi, İsrail Mart 1957’ye kadar Sina’dan çıkmak zorunda kaldı. Böylece yalnızca 8–11 gün içinde İngiliz İmparatorluğu son nefesini verdi. Bu, askeri değil, ABD baskısı ile sağlanan finansal bir çöküştü.
1956 MACAR İSYANI VE SOVYET MÜDAHALESİ
Aynı zaman diliminde 23 Ekim 1956’da Macaristan’da başlayan anti komünist ayaklanma, Batı’nın Süveyş’te bölünmüş ve meşgul olması nedeniyle Sovyetler için stratejik bir fırsata dönüştü. Macar ayaklanması sırasında ülkenin başbakanı Imre Nagy’di. Reformlar yaptı, çok partili sisteme geçti ve Macaristan’ın Varşova Paktı’ndan çıkacağını açıkladı. Bunun üzerine İngiliz ve Fransızların Port Saide amfibi harekâtından bir gün önce 4 Kasım’da Sovyetler onbinlerce asker ve yüzlerce tank ile Budapeşte’ye girerek kontrolü yeniden sağladı, Hagy idam edildi. Sovyetler, Birleşmiş Milletler Süveyş krizi ve 29 Ekim’de İsrail’in başlattığı savaş ile ilgilenirken ve Akdeniz’de büyük bir amfibi saldırı harekâtı hazırlığı sırasında Budapeşte’ye müdahale etti. Böylece Macaristan sorunu geri plana itildi ve bu durum Sovyet müdahalesinin uluslararası baskıdan büyük ölçüde korunmasına yol açtı. Neticede hüd ünyayı temsil eden devletler İsrail ile Mısır’a saldırırken Macaristan müdahalesinde Sovyetleri eleştirme haklarının olmayacağı değerlendirilmişti. İşte Eisenhower’ı gerçekte en çok kızdıran gelişme buydu. İngiltere askeri olarak harekâtı sürdürebilecek kapasiteye sahipti, ancak finansal olarak bunu taşıyacak durumda değildi. Günde yaklaşık 1,5 milyon varil petrol ithal eden bir ülke olarak enerji güvenliğini garanti altına almadan ve ABD desteğini almadan harekete geçmişti. 9 Ocak 1957’de İngiliz Başbakanı eden istifa etti.
Bu çöküş ani değil, kademeliydi. 19. yüzyılda sterlin küresel ticaretin ve rezerv sisteminin merkezindeydi. Ancak 20. yüzyılın başından itibaren ABD üretimde İngiltere’yi geçti. İki dünya savaşı Londra’yı ağır borç yükü altına sokmuştu. Buna rağmen 1945’te İngiliz Kraliyet Donanması dünyanın en büyük güçlerinden biriydi. Yaklaşık 900 bine yakın personel, onlarca uçak gemisi, zırhlı, kruvazör ve yüzlerce destroyerle küresel bir imparatorluk donanmasıydı. Ancak savaş sonrası ekonomik çöküş ve ABD’ye bağımlılık nedeniyle hızla küçüldü. 1956 Süveyş Krizi sırasında donanma hâlâ büyük görünse de artık bağımsız hareket edemeyen, stratejik gücü zayıflamış bir yapıya dönüşmüştü. İngiltere, 1954 İngiltere–Mısır Anlaşması ile Süveyş’ten çekilmeyi kabul etti ve kriz sonrası ABD baskısıyla geri adım atmak zorunda kaldı. Bu süreç, imparatorluk deniz gücünün sonunu başlattı ve 1971’de Süveyş Doğusundan (East of Suez) tamamen çekilerek Basra Körfezindeki üs ve kolaylıkları ABD Donanmasına teslim ettiler. Böylece küresel deniz hâkimiyetini kaybetti.
BUGÜN ASLINDA DÜNDÜR: HÜRMÜZ KRİZİ
70 yıl sonra, benzer bir sistemik kırılma Mart 2026 itibarıyla Hürmüz merkezli krizle yeniden ortaya çıkmaktadır. İsrail tetikçiliği, ABD gücü ile başlayan Körfez savaşının dördüncü haftası yaklaşırken Hürmüz Boğazı fiilen kilitlenmiştir. Savaşın 4.haftada ABD’ye maliyeti 30 milyar doları geçmiştir. Normalde günde yaklaşık 140 geminin geçtiği boğazdan yalnızca birkaç tanker geçebilmektedir. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık ’sini taşıyan bu hat büyük ölçüde durmuş durumdadır. Karşılıklı enerji üretim ve dağıtım alanları ateş altına alınmıştır. Yaşananlar doğrudan fiziksel arz ve lojistik krizini tetiklemiştir. Petrol ve doğalgaz fiyatlarında sert yükseliş kaçınılmazdır. Küresel etkiler hızla yayılmaktadır. Enerji fiyatlarındaki artış, gübre, tarım, sanayi ve yarı iletken (chip) üretimini doğrudan etkileyecek, kısa sürede gıda güvenliği krizlerini tetikleyecektir. Özellikle Uzak Asya’da ekonomik daralma ve sosyal gerilimler kaçınılmaz hale gelebilir. Körfez’de başlayan bu süreç bir savaşın ötesinde, küresel sistemin işleyişini bozan bir kırılmadır. ABD Enerji cephesinde kırılma daha da derindir. ABD, Stratejik Petrol Rezervinden 15 Mart 2026 günü 172 milyon varil petrol serbest bırakma kararı almış, rezerv 415 milyon varilden yaklaşık 243 milyon varile düşmüştür. ABD’nin günlük tüketimi yaklaşık 20 milyon varil olduğuna göre bu rezerv teorik olarak yalnızca yaklaşık 12 günlük tüketimi karşılayabilmektedir. 2009’da bu rezerv 727 milyon varildi. Bu arada ABD’nin aynı anda hem savaşı sürdürmesi hem de bütçe krizleri (hükümetin durması-shutdown) yaşaması dikkat çekicidir. 40 trilyon doları aşan borç ile yıllık faiz ödemelerinin 1 trilyon dolar seviyesine yaklaştığı konjonktürde Trump’ın 18 Mart’ta Kongreden 200 milyar dolarlık ek savunma talebi bu sürecin ekonomik olarak sürdürülemez olduğunu göstermektedir. İçeride bütçesini dahi geçiremeyen bir yapının dışarıda güç intikalini artırmaya çalışması, derin bir kurumsal dengesizliğe işaret etmektedir. Bu artık basit bir siyasi kriz değil, ABD’nin bölünmüş ve reaksiyoner bir yapıya dönüştüğünün de göstergesidir. Diğer yandan Çin ve Körfez ülkeleri ABD tahvillerindeki paylarını........
