Sevgili günlük…
31 Mayıs, Berlin Minoa
Dün gece biraz fazla içmişim, öğleden sonra ikiye kadar yatakta kaldım. Şimdi güzel bir Minoa tostu yiyip kendime geleceğim. Metallica konserine gitmek yerine bira içmiş olduğum için salak gibi hissediyorum kendimi. Burada biraz evvel iki okurumla karşılaştım. Sırf Metallica konseri için İstanbul’dan gelmişler, oysa benim konserden haberim bile yoktu. Yağmur da bir şey söylemedi. Onunla bir süredir aynı evin içinde karşılaşmadan yaşıyoruz. O uyurken ben çalışıyorum. Ben uyurken o evden çıkmış oluyor.
Tove Alsterdal’ın krimi üçlemesi çok iyi gidiyor. İlkini okuyorum henüz. Sturmrot. İsveç’in kırsal kesiminde, herkesin herkesi çocukluğundan beri tanıdığı bir yerde, yıllara yayılan gizlerin yavaş yavaş ortaya çıktığı ağır bir roman. Genç komiser Eira etrafında dönüyor her şey. Eira bir yandan demans olan annesine bakarken bir yandan bir cinayetin çözülmesi için uğraşıyor.
Şimdi biraz Kant okuyacağım. Birkaç satır yazmam lazım. Bakalım neler gelecek başıma. Kant’ı anlamaya çalışmak. İki ayrı makale yazmak istiyorum. Biri ‘Kant ve Psikoloji’, diğeri Kant’ın yaşadığı döneme kadar antropolojinin durumu hakkında. İkincisi zaten tezin bir bölümü olacağından önemli. Brandt’ın kitabında çok güzel bir bölüm var bunun hakkında. O bölümü temel alarak yazacağım.
01 Haziran, Berlin Minoa
Yine yeniden Minoa’daki mutat yerimi aldım. Hava çok güzel bugün Berlin’de. 25 derece civarında. Benim buradaki diploma işlerimi halletmem lazım. Ciddi ciddi doktorluk yapmaya başladım ve bu Türkiye’deki muayenehaneden yürütülemez. Belki de İstanbul’daki muayenehane kapansa ve her şeyi buraya taşısam ve İstanbul’a sadece turist olarak gitsem. Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum hemen şu an. İki şehirde yaşamak. Aidiyetin dünyaya dağıtılması.
Yarın Pınar’la bira.
Kant’ın 1780’lerde yayınladığı bir yazıdan bir bölüm başlığı: “Von den Vorstellungen, die wir haben, ohne uns ihrer bewusst zu sein.” Bilincinde olmadığımız ama var olan tasavvurlarımız üzerine.” Elbette Freud bilinçdışının gerçek kâşifi, ama ondan yüz küsur sene önce Kant net bir şekilde bilinçdışından bahsediyor antropolojisinde. Neredeyse bir psikopatoloji kitabı yazmış büyük filozof.
03 Haziran, Berlin Café Fleury
Ah şu Almanların prospektüs dışına çıkamayan ve bu nedenle de pratik zekadan yoksun halleri.
Saat 09.29. Klasik Berlin havası. Güneşi saklamakta kararlı bir gökyüzü, griye çalan bulutlar, bir saat öncesine kadar bardaktan boşanırcasına yağan yağmur.
Café Fleury’nin verandasındaki tentenin uzaktan kumandası kaybolduğu için ne yapacağını şaşıran orta yaşlı – elbette benden genç – sorumlu yönetici. Dışarıda neden oturamayacağımı Almanca anlattıktan sonra – yağmur yağabileceği için ıslanabilirim – benim yine de gülümseyerek bir masaya oturmam ve bilgisayarımı açmam üzerine aynı cümleleri bu kez İngilizce tekrarladı. İçimden ona Türkçe, “Anladım ama yine de dışarıda oturacağım,” demek geçti. Elbette olgun bir insan olarak sadece gülümsedim ve içeriden kahvemi getirmesini rica ettim.
Elbette kadın bir başka orta yaşlı – o da tahmin edilebileceği gibi benden genç – erkek daha yüksek rütbeli bir erkek yöneticiyi aradı. İkisi şu an çaresiz gözlerle sırayla iki yere bakıyorlar. Biri, uzaktan kumandanın normalde durması gereken yer, ikincisi, kendi kendine açılmayı kesinlikle düşünmeyen lacivert tente. Ne yapsak? Bugün Berlin Mitte, Weinbergsweg 20 adresindeki acilen çözülmesi gereken problem bu.
Hava yine kapalı olduğu için Almanlar, en azından kafenin önünden geçen Almanlar çok mutsuz.
Hafta sonu masa, kitaplık........
