Ruhi Bey Nasıl Olduğunu Gerçekten Biliyor mu?
Bir soru sormakla işe başlayalım. Bölünmüş bir insan, bölündüğünü neden fark etmez? Dün göklere çıkardığını bugün yere çalan, dün savunduğu ilkeyi bugün hiç zorlanmadan terk eden birinin kendini dönek hissetmemesi nasıl mümkün olur? Kernberg’in bize verdiği ad — splitting, bölme — bu yapıyı tarif eder ama sırrını vermez. Sır şudur. Bölünmüş özne kendini bölünmüş hissetmez. Tam tersine, her iki anda da kendini son derece tutarlı, akla uygun, haklı hisseder.
Bu sırrın anahtarını bir başkasında, Schopenhauer’da buluruz. Batı felsefesi iki bin yıl boyunca aklı efendi, itkiyi hizmetkâr saydı. Schopenhauer bunu tersine çevirdi. Dünyanın özü Wille‘dir, yani kör, amaçsız, doymayan bir istemedir. Akıl ise bu istemenin sonradan geliştirdiği bir alettir. Schopenhauer’ın imgesi unutulmazdır. İsteme – Wille –, kudretli ama kör bir adamdır. Akıl, onun omzunda taşıdığı, gören ama felçli bir adam. Yol gösterir, ama yürüyeni o seçmez.
Buradan çıkan sonuç ürkütücüdür. Akıl önce karar vermez, sonradan gerekçe üretir. Ve o gerekçeye samimiyetle inanır. Kararı veren istemedir, cübbeyi giyip mahkemeye çıkan akıldır. Kernberg’in eksik bıraktığı yeri işte bu doldurur. Bölme isteme düzeyinde olur, yani konum, çıkar, açlık düzeyinde. Akıl bölmeye direnmez, ona hizmet eder. Her kutup için kusursuz bir gerekçe hazırlar. Rasyonalizasyon, bölmenin görünmezlik pelerinidir.
Bunu somut görmek isteyen Edip Cansever’in Ruhi Bey’ine baksın. Yine baştan söyleyeyim, bu bir Cansever okuması değil. Şairin ne demek istediğini doğru iletme kaygısında değilim. Ruhi Bey’i ödünç alıyorum, çağın bir özne-konumunun sureti olarak. Cansever bu ödünç almadan sorumlu değil.
Şiirin mimarisi doğrudan Schopenhauer’ın mimarisidir. Dışarıda bir ses konuşur ve kusursuz akıl yürütür. Kapıyı kapadım, on sekiz on beş trenine yetiştim, geniş kadife koltuğa oturdum, Haydarpaşa’ya kadar bulmaca çözdüm, Tokatlı’ya uğradım, kirazla bir kadeh rakı içtim, çıkarken bolca bahşiş bıraktım. Tertemiz, sıralı, gerekçeli bir gün. Aklın anlatısı.
Ama parantezlerin içinde başka biri konuşur. “Gelsem gelsem bir solgunluktan gelirim / Kızgın bir sardunyanın üstelik üvey çocuğu / Pembe pembe azarlanırım.” İşte kör isteme budur. Aşağılanmış, azarlanan çocuk. Ve şunu görmek gerekir. Dışarıdaki akıl bu çocuktan hiç söz etmez. Onu inkâr da etmez, savunmaz da. Sadece hiç anmaz. Ona hizmet eder, onu gizleyerek.
Bu yapının imzası iki kelimedir. Şiirin sonuna doğru Ruhi Bey’i sorular kuşatır. Böyle sabah sabah mı içiyorsunuz, üşümüyor musunuz, önümüz kış, ee daha nasılsınız Ruhi Bey. Cevap gelir. “İyiyim, iyiyim.” Ayakkabıları su alan, sabahtan içen, konağı yanmış adamın cevabı budur. Akıl her........
