İkna Etmek ya da İtaat Etmek: Apologia ve Kriton Üzerine
Gorgias üzerine yazdığımız yazı, Kallikles’in bir tehdidiyle ve Sokrates’in o tehdide verdiği cevapla kapanmıştı. Kallikles şöyle demişti: “Biri seni yakalayıp mahkemeye çıkarsa kendini savunamazsın, ağzın açık kalır, isteyen yüzüne tokat atar ve seni öldürebilirler.” Sokrates de, “Evet savunamayacağım,” demiş ve eklemişti: “Asıl sefil olan kendini savunamayan değil, ruhu bozulmuş olarak ölen kişidir.”
Apologia, o tehdidin gerçekleştiği durumu anlatır. Kriton ise, tehdit gerçek olduktan sonra ne yapılacağını sorar. İkisi birlikte okunduğunda ortaya, tek bir metnin veremeyeceği bir şey çıkar. Çünkü Apologia’da Sokrates, şehre boyun eğmeyeceğini söyler. Kriton’da ise şehrin hükmünden kaçmayı reddeder. Bu ikisi ilk bakışta birbirini tutmaz. İkisi arasındaki ilişkiyi çözmek, bu yazının asıl işi olacak.
Sıralamayı da baştan belirtmek gerekiyor. Kriton’dan önce Apologia’yı okumak gerekiyor, çünkü Kriton’daki bütün tartışma, mahkemede söylenmiş sözlere gönderme yapar. Yasalar konuşmaya başladığında, Sokrates’e mahkemede sürgün yerine ölümü tercih ettiği hatırlatılacak. Yani ikinci diyalog, birincinin tutanağını delil olarak kullanır.
Bir de şunu söylemek gerekiyor. Bu iki metin, adalet temasının dışına çıkmıyor ama onu bambaşka bir yere taşıyor. Devlet ve Gorgias, adaletin ne olduğunu ve niçin kişinin kendi hayrına olduğunu tartışıyordu. Burada soru değişiyor. Adaletin ne olduğunu biliyorsan ve şehir sana adil davranmıyorsa ne yaparsın? Yani mesele, adaletin tanımından adaletin uygulanmasına, kuramdan bir insanın hayatına geçiyor. O hayat, bu iki metinde sona eriyor.
Apologia, mahkeme dilinin dışında bir cümleyle başlar. Sokrates, “Ey Atinalılar, beni suçlayanların, üzerinizde nasıl bir etki bıraktığını bilmiyorum, ama ben kendimi neredeyse unutacaktım, o kadar inandırıcı konuştular,” der. “Oysa söyledikleri arasında neredeyse hiçbir doğru yoktu.”
Bu açılış, bütün savunmanın tonunu belirler. Sokrates, karşısındakilerin sözünü çürütmeye değil, sözün kendisinin nasıl işlediğini göstermeye başlar. Ardından hemen bir uyarı yapar. “Beni size, sözü muazzam kullanan biri diye tanıttılar ve bunu söylerken bir tek doğruyu söylediler, yeter ki muazzam sözden doğruyu söyleyeni anlıyor olsunlar.”
Sonra jüriden bir şey ister: “Yetmiş küsur yaşındayım ve ilk kez mahkemedeyim, buranın diline yabancıyım. Bir yabancı olsaydım ve kendi lehçemle konuşsaydım bana müsamaha gösterirdiniz. Şimdi de aynı şeyi rica ediyorum, alışık olduğum gibi konuşmama izin verin.”
Bu istek, biçimsel bir nezaketten ibaret değil. Sokrates burada, mahkeme dilinin, yani retoriğin dilini kullanmayacağını ilan ediyor. Bunu yaparken kendini mahkemede bir yabancı olarak konumlandırıyor. Gorgias’ta, aşçının önünde yargılanan hekim imgesi vardı. Burada aynı durum, dil farkı olarak tarif ediliyor. İki ayrı dil konuşuluyor ve biri ötekini anlamıyor.
Sonra Sokrates, iki tür davacısı olduğunu söyler ve asıl tehlikeli olanların, karşısında duranlar değil, yıllardır onlarla konuşanlar olduğunu belirtir. “Bunlar bir çoğunuzu daha çocukken cezbettiler ve ikna ettiler,” der, “ve onların karşılarına çıkıp sorgulayamadığım için gölgeyle dövüşmek gibi bir şey bu.”
Bu noktada, metnin susarak geçtiği siyasi arka planı anmak gerekiyor, çünkü onsuz bu duruşma anlaşılmaz. Sokrates yargılanmadan önceki dönemde Atina büyük bir savaş kaybetmiş, kentin duvarları yıkılmış ve Otuzlar diye anılan bir tiranlık dönemi yaşanmıştı. O rejimin önde gelen adamlarından ikisi, Kritias ve Kharmides, zamanında Sokrates’in çevresinde bulunmuş kişilerdi. Ayrıca yıllar önce Atina’dan ayrılıp düşman tarafına geçen Alkibiades de öyle. Rejim devrildikten sonra bir genel af ilan edilmiş ve geçmiş siyasal suçların dava konusu yapılması yasaklanmıştı.
Bu durum, suçlamanın niçin gençleri bozmak biçiminde kurulduğunu açıklar. Siyasal suçlama yasaktı, ahlaki suçlama yasak değildi. Dinleyen herkes, gençleri bozmak dendiğinde hangi gençlerin kastedildiğini biliyordu. Sokrates savunmasında bu isimleri hiç anmaz. Bunun yerine, kendisinin hiç kimsenin öğretmeni olmadığını, kimseye özel bir şey öğretmediğini söyler ve o iki örneği, Arginusai ile Salamisli Leon olayını anlatır. İki örnek de, hem demokrasi hem tiranlık döneminde kalabalığa karşı durduğunu gösterir. Yani savunma, doğrudan cevap veremeyeceği bir suçlamaya, kendi siyasal siciliyle cevap verir.
Bunu bilmek, metnin tonunu da değiştirir. Sokrates yalnızca bir düşünce özgürlüğü davasında yargılanmıyor. Yenilgi sonrası bir şehirde, felaketin sorumlusu aranırken yargılanıyor. Böyle zamanlarda aranan sorumlu, çoğu zaman en görünür ve en tuhaf olan kişi oluyor.
Suçlamanın içeriğini de okur: “Sokrates gereksiz işlere karışıyor, yer altındakileri ve gökyüzündekileri araştırıyor, haksız olan sözü haklı kılıyor ve bunları başkalarına da öğretiyor.” Ayrıca Aristophanes’in bir oyununda adıyla anıldığını, orada sahneye çıkarılıp havada asılı bir sepette dolaştırıldığını, güneşte yürüdüğünün söylendiğini de hatırlatır.
Sokrates bunların hiçbirini yapmadığını söyler. Ne doğa araştırmasıyla uğraşır ne de para karşılığı ders verir. Ardından ücret alan öğretmenleri sayar. Gorgias, Prodikos, Hippias. Sonra da o güzel Kallias anekdotunu anlatır. Eğer iki oğlun tay ya da buzağı olsaydı, onları yetiştirecek bir at bakıcısı ya da çiftçi tutardın ve o kişi kendi alanının ustası olurdu. Ama insan oldukları için, kimi tutacaksın? İnsanlık ve yurttaşlık erdeminin ustası kim? Kallias, Paroslu Euenos’u gösterir, ücreti beş mina. Sokrates, “Eğer böyle bir bilgim olsaydı bununla övünürdüm,” der. “Ama yok.”
Bu anekdot, bu yazı dizisinin baştan beri yanıtlamaya çalıştığı soruyu sorar. Erdemin bir uzmanı var mı, varsa kim? Gorgias’ta bu soru, sanat ile dalkavukluk ayrımı olarak kurulmuştu. Devlet’te, filozofun devleti yönetmesi gerektiği tezine dönüşmüştü. Burada Sokrates, o uzmanlığa kendisinin sahip olmadığını söylüyor. Savunmanın en kritik cümlelerinden biri de bu. Çünkü bütün Platoncu siyaset o uzmanlığın varlığı üzerine kuruluyor, oysa Sokrates kendisinin bu uzmanlığa sahip olmadığını söylüyor.
Peki Sokrates’e atfedilen bu ün nereden çıktı? Sokrates bununla ilgili, o meşhur kehanet hikâyesini anlatır. Arkadaşı Khairephon Delphoi’ye gitmiş ve Sokrates’ten daha bilge biri olup olmadığını sormuş. Pythia, daha bilge birini tanımadığını söylemiş.
Sokrates bunu duyunca bir çıkmaza düşmüş. Kendisinin ne az ne de çok bilge olmadığını biliyor ama Pythia’nın yalan söylemeyeceğini de biliyor. Bu yüzden kehaneti çürütmek üzere yola çıkmış. Kendisinden daha bilge birini bulup tanrıya, işte bu adam benden daha bilge diyecekmiş.
Önce siyasetçilere gitmiş. Bilge sanılan ve kendini bilge sanan bir adamla konuşmuş ve onun bilge olmadığını görmüş. Sonra bunu ona anlatmaya çalışmış ve hem onun hem oradakilerin düşmanlığını kazanmış. Şu sonuca varmış. Ben bu adamdan bilgeyim, çünkü ikimiz de güzel ve iyi olan hakkında bir şey bilmiyoruz ama o bilmediği şeyi bildiğini sanıyor, ben ise ne biliyorum ne de bildiğimi sanıyorum.
Sonra şairlere gitmiş. Onların en güzel şiirlerini alıp ne demek istediklerini sormuş ve neredeyse orada bulunan herkesin, onlardan daha iyi konuştuğunu görmüş. Anlamış ki şairler, yazdıklarını bilgiyle değil, bir tür doğal yetenekle ve coşkuyla yazıyorlar, tıpkı kâhinler gibi, çok güzel şeyler söylüyorlar ama söylediklerini bilmiyorlar. Üstelik şiir yazabildikleri için, öteki konularda da en bilge kişi olduklarını sanıyorlar.
Sonra zanaatkârlara gitmiş ve burada bir fark bulmuş. Onlar gerçekten kendi işlerini biliyorlarmış, kendi işlerini bildiklerini de biliyorlarmış ve bu bakımdan Sokrates’ten daha bilgeymişler. Ama aynı hatayı onlar da yapıyormuş. İşlerini iyi yaptıkları için, en büyük şeyler hakkında da bilge olduklarını sanıyorlarmış. Bu yanılgı, bilgilerini gölgede bırakıyormuş.
Sokrates şu sonuca varır, tanrının söylemek istediği aslında başka bir şey. En bilge olanınız, tıpkı Sokrates gibi, bilgelik bakımından gerçekte pek bir değer taşımadığını anlamış olanınız.
Burada bir şeyi kesin biçimde belirtmek gerekiyor, çünkü sık sık yanlış aktarılır. Sokrates hiçbir yerde hiçbir şey bilmediğimi biliyorum demez. Söylediği şey daha ince: “Bilmediğim şeyi bildiğimi sanmıyorum.” Bu, bir bilgi iddiası değil, bir yanılgıdan uzak durma iddiası. Dahası, Sokrates savunmasının başka bir yerinde bir şeyi bildiğini açıkça söyler. “Haksızlık etmenin ve kendinden iyi olana, o ister tanrı olsun ister insan, itaatsizlik etmenin kötü ve utanç verici olduğunu biliyorum,” der. Yani bilgisizliği, en büyük şeyler hakkındaki bilgisizlik, ahlaki alanda ise kesin olarak gördüğü, bildiği şeyler var.
Bütün Sokratik konumu ayakta tutan şey de bu ayrım. Erdemin ne olduğunu bilmiyorum ama haksızlık etmenin kötü olduğunu biliyorum. Birincisi araştırmayı gerektirir, ikincisi eylemi yönetir. İkisi arasında bir çelişki yok, çünkü bir şeyin tanımını bilmemek, onun bazı özelliklerini bilmemek anlamına gelmez.
Kehanet hikâyesinden bir de görev çıkar. Sokrates, sorgulamayı tanrıya hizmet olarak tarif eder ve bu yüzden ne kamu işlerine ne de kendi işlerine vakti kaldığını, büyük bir yoksulluk içinde yaşadığını söyler.
Sonra kendisine yönelik düşmanlığın nasıl büyüdüğünü de açıklar. Varlıklı ailelerin boş vakti olan gençleri onu izlemekten hoşlanır, çünkü bilge sanılan insanların sorgulanmasını dinlemek hoşa gider. Sonra kendileri de aynısını denerler ve daha çok insanı kızdırırlar. Kızanlar, Sokrates gençleri bozuyor der. Ne öğrettiği sorulduğunda söyleyecek bir şey bulamazlar ve filozoflara karşı hazırda duran klişelere, bu davada da kendisine yöneltilen suçlamalara sarılırlar.
Bu açıklama, iftiranın nasıl işlediğine dair keskin bir gözlem içerir. Suçlama, bir gözlemden değil, bir mahcubiyetten doğar. Sorgulandığı için küçük düşen insan, küçük düşüren kişiye bir sıfat bulur ve bulduğu sıfat, hazır kalıplardan gelir.
Sonra resmi suçlamaya geçilir. Meletos, Anytos ve Lykon. Suçlama iki maddeden oluşur. Sokrates, gençleri bozmak ve şehrin tanrılarını kabul etmeyip yeni daimonlar icat etmek yoluyla kutsal olana saygısızlık ediyor.
Burada, Apologia’nın tek çürütme sahnesi gelir, Sokrates’in Meletos’u sorgulaması. Üç adımda ilerler.
Birinci adım. Gençleri ne daha iyi yapar? Meletos, yasalar der. Sokrates, yasaları bilen kişi kim diye sorar ve Meletos sırayla yargıçları, sonra dinleyicileri, sonra meclisi sayar. Yani Sokrates dışında herkes gençleri iyileştiriyor, yalnızca o bozuyor. Sokrates atlar örneğini verir. Atları bir ya da birkaç kişi ıslah eder, geri kalan herkes onlarla uğraştıkça bozar. İnsanlar için bunun tersinin geçerli olduğunu düşünmek saçma olur.
İkinci adım. İyi yurttaşlar arasında yaşamak mı iyi, kötüler arasında mı? Meletos, iyiler arasında der. Öyleyse kimse kendi çevresindekiler tarafından zarar görmek istemez. Öyleyse Sokrates gençleri bozuyorsa, ya bilmeden bozuyor, o zaman kendisine mahkeme değil öğretmen gerekir, ya da bile bile bozuyor, o zaman da kendine zarar veriyor olur ki bu saçma.
Üçüncü adım. Meletos, Sokrates’in hiçbir tanrıya inanmadığını, güneşin taş, ayın toprak olduğunu söylediğini iddia eder. Sokrates cevap verir: “Bunlar Anaksagoras’ın görüşleri ve tiyatroda bir drahmiye satın alınabilir.” Asıl güçlü savunması bunun ardından gelir. Sokrates, çocukluğundan beri içinden gelen ilahi bir sese, yani daimoniona kulak verdiğini söyler. Mahkemeye şu soruyu sorar: “Eğer daimoniaya inanıyorsam, bu varlıkların kaynağı olan tanrılara nasıl inanmıyor olabilirim?” Daimonik şeylere inanan birinin, doğası gereği tanrılara da inanması gerektiğini belirterek suçlamayı çürütür. Meletos’un mantık hatasını da gösterir. Sokrates, Meletos’a iki zıt suçlamayı aynı anda yaptığını gösterir. “Meletos,” der, “hem hiçbir tanrıya inanmadığımı hem de yeni tanrılar icat ettiğimi iddia ediyorsun. Bir insan, hem katırların varlığına inanıp hem de atların ve eşeklerin varlığını reddedemez.” Tanrıların çocukları ya da elçileri olan daimonlara inanan biri, tanrıların kendisini de reddedemez. Daimonlara inanan, daimonların tanrıların çocukları olduğunu kabul eder. Öyleyse tanrılara da inanıyor. Suçlama kendi içinde çelişiyor.
Sokrates bu sorguyu bitirirken, Meletos’un suçlamayı bir bilmece gibi kurduğunu, onları sınamak için yazdığını söyler. Gerçekten de bu sorgu, bir hukuki savunmadan çok bir mantık gösterisine benziyor. Sokrates de suçlamanın içeriğini değil, biçimini çürütür.
Ardından, savunmanın asıl bölümü gelir. Sokrates, hukuki savunmayı bırakıp bir hayatı savunmaya başlar.
Önce şu ilkeyi koyar: “Azıcık da olsa bir şeye faydası olan insan, bir işi yaparken yaşayacak mıyım, ölecek miyim diye mi hesap etmeli, yoksa yalnızca yaptığı şeyin adil mi adaletsiz mi olduğuna mı bakmalı?” Örnek olarak Akhilleus’u verir. Hektor’u öldürürse öleceği söylendiğinde, tehlikeyi hiçe saymış, arkadaşının öcünü almayan korkak biri olarak yaşamaktan daha çok korkmuştu.
Sonra asker imgesini kurar. Bir insan, ister kendi seçmiş, ister komutanı yerleştirmiş olsun, olması gereken yerde kalmalı. Ben Poteidaia’da, Amphipolis’te ve Delion’da komutanların koyduğu yerde durdum. Şimdi tanrı beni felsefe yapmakla, kendimi ve başkalarını sınamakla görevlendirdi. Ölüm korkusuyla yerimi terk edersem, işte o zaman gerçekten suçlu olurum.
Ölüm korkusu hakkında da şunu ekler. Ölümden korkmak, bilge olmadığı halde kendini bilge sanmaktan başka bir şey değil.........
