Heidegger’in das Man’ı ve Türk İnsanının Hâl-i Pür Melâli: Antropolojik bir deneme
Muayenehanemde, yıllar içinde, garip bir şeye alışmaya başladım. Karşımda oturan insanın klinik olarak sınır kişilik örgütlenmesiyle hiçbir alâkası olmadığını biliyorum — testi de yapmışımdır, öyküsü de bellidir, yapısı sağlamdır. Nörotik bir düzeyde, hatta çoğu zaman ondan da olgun bir yerde durur. Ama anlattığı hayata kulak verdikçe, aynı manzarayı görürüm: bir hafta göklere çıkardığı patronunu ertesi hafta yerin dibine sokması; kendisini bir an dünyanın en cömert, en vefalı insanı olarak tarif ederken, birkaç cümle sonra kimseye güvenilmeyeceğini, herkesin nihayetinde kendi çıkarının peşinde olduğunu, dolayısıyla kendisinin de öyle olmak zorunda kaldığını söylemesi. İçini kemiren o tuhaf boşluk. Bir türlü dikiş tutmayan “ben kimim” hissi. Bir şey ol, biri ol, fark yarat baskısının altında ezilirken, olduğu şeyin de hiçbir zaman yetmemesi.
Bunlar sınır kişiliğin tabelasındaki belirtiler. Ama karşımdaki insan sınır kişilik değil.
İşte bu denemenin çıkış noktası bu tekinsiz gözlem. Bir hekim olarak yıllarca şunu öğrendim: bir belirtiyi görürsem, onu taşıyan yapıyı ararım. Belirti kişiliğin bir yerinden fışkırır; onu o kişinin savunma örgütlenmesine, öyküsüne, yarasına bağlarım. Oysa burada olan şey bunu bozuyor. Çünkü belirti, taşıması beklenen yapıdan koparak dolaşıyor. Sınır kişilikte olmayan insanda sınır kişiliğin fenomenlerini görüyorsam, o fenomenlerin kaynağı artık o insanın içi olamaz. Başka bir yerden geliyor olmalı. Kişinin içinden değil, kişinin içine yerleştiği yerden.
Bunu ilk fark ettiğimde, meslekî bir dikkatsizlik yaptığımı, tanıyı kaçırdığımı sandım. Ama tekrarladıkça, tersinin doğru olduğunu gördüm: tanıyı kaçırmıyordum; tanının artık yetmediği bir alana giriyordum. Çünkü bir belirti, onu tek tek bireylerin patolojisinden bağımsız olarak, herkeste, en sağlamında bile görülür hâle gelmişse, o belirti artık bir hastalığın işareti değil, bir çağın işaretidir. Ve çağların hekimi yoktur; çağların olsa olsa gözlemcisi olur. Bu deneme, bir hekimin, hekimliğin dışına taşan bir şeyi gözlemleme çabası.
O yerin, belirtiyi taşıyan o “başka yer”in adını koymak, aslında bu denemenin bütün meselesi.
I.
Önce bir yanlış anlaşılmayı bertaraf edeyim, çünkü “borderline toplum” dediğimde ilk akla gelen şey bir tanı, hatta bir hakaret gibi durabiliyor. Kastettiğim bu değil. Bir topluma “sen hastasın” demek, klinik bir kategoriyi hak etmediği bir yere fırlatıp atmak, hem düşünsel bir kabalık hem de bir işe yaramaz. Benim yapmaya çalıştığım şey bir teşhis değil, bir tarif. Daha doğrusu, klinikten ödünç aldığım bir sözcüğü, klinikte kaldığı sürece göremeyeceğim bir şeyi görebilmek için kullanmak.
Zaten “borderline” sözcüğünün kendisi de baştan klinik bir sözcük değildi. İngilizcede sadece sınır, sınır çizgisi demek. Psikiyatri terminolojisine yirminci yüzyılın ortalarında girdiğinde bile bir kişilik tipini değil, bir ara bölgeyi adlandırıyordu: nevroz ile psikoz arasındaki o belirsiz sınır şeridini, ne tam berikine ne tam ötekine ait olan o eşik bölgesini. Yani sözcüğün çekirdeğinde bir hastalık değil, bir arada kalmışlık, bir eşikte duruş var. Sonradan bir kişilik bozukluğunun adı hâline geldi, doğru; ama ben bu denemede onu, klinik anlamından öncesine, o ilk anlamına — sınırda, eşikte, iki düzen arasında, hiçbirine tam ait olmadan durma hâline — geri çağırıyorum.
Bu geri çağırma keyfî değil. Çünkü klinik sınır kişiliğin bütün o meşhur belirtileri — bir arada tutulamayan zıtlıklar, uçtan uca savrulan duygular, dolmayan boşluk, dikiş tutmayan kimlik — aslında hep aynı çekirdek durumun, o eşikte kalmanın türevleridir. İnsan iki düzen arasında, ikisini birleştirecek üst bir zeminden yoksun kaldığında ne yapar? Bütünleştiremediği için salınır. Kendine süreklilik kuramadığı için dağılır. Ayaklarını basacağı zemin olmadığı için boşluğa düşer. Sınır kişiliğin tablosu, aslında eşikte kalmış bir varoluşun psikolojik gramerinden ibarettir.
Ve işte tam da bu yüzden, o tablo bir bireyin içinden çıkıp bir çağın, bir toplumun ortak hâline sıçrayabilir. Çünkü sıçrayan şey bir hastalık değil, bir konumdur. Eğer bir toplum bütün olarak iki düzen arasında, eşikte kalmışsa — eskisi çekilmiş, yenisi oturmamışsa — o toplumun “herkes”i de sınır kişiliğin gramerini konuşmaya başlar. Kimse hasta olmadan. Ve bu, bir kişilik bozukluğunu bütün bir topluma yakıştırmak gibi kaba bir genelleme değil; tam tersine, bireyi patolojiden kurtaran bir bakıştır. Çünkü belirtiyi kişinin içinden alıp onun içinde yaşadığı dünyaya iade eder. Karşımdaki insan hasta değildir; sadece hasta edici bir eşikte durmaktadır.
II.
Burada Heidegger imdada yetişiyor, hem de hiç ummadığım bir yerden.
Varlık ve Zaman’da, kitabın en sinsi hamlelerinden biri, görünüşte en masum soruyla açılır: gündelik hayatı içinde insan — Heidegger’in deyişiyle Dasein, “orada-olan” — aslında kimdir? İlk, kestirme, kendinden emin cevap şudur: “ben”im. Kendi kendisiyle özdeş, zaman içinde aynı kalan bir çekirdek, bir özne. Heidegger tam da bu apaçık cevaba direnir. Ona göre gündelik insanın “kim”i, çoğu zaman ve ilk elde, hiç de “ben kendim” değildir. Peki kimdir? Cevabı ünlüdür: das Man.
Türkçeye çevirmesi zor bir sözcük. Almanca man, belirsiz, kişisiz bir öznedir — “insan böyle yapar”, “öyle denir”, “yenmez o” dediğimizdeki o özneyi düşünün. Failsiz bir fail. Türkçede en yakını “herkes”, ya da daha halk ağzıyla “el-âlem”, “eller”. Das Man, o “el ne der”deki “el”dir. Kimse değildir, ama herkestir. Belirli hiçbir şahıs değildir — ne sensin, ne benim, ne şu komşu — ama hepimizin içinden konuştuğu o kişisiz sestir.
Heidegger’in dehâsı, bu “herkes”in bir insan topluluğu olmadığını görmesindedir. Das Man bir kalabalık, bir çoğunluk, bir kamuoyu değildir. O, bir yapıdır — insanın var olma tarzlarından biri. Gündelik hayatı yaşarken hepimiz, farkında bile olmadan, bu kişisiz “herkes”in çizdiği yoldan yürürüz. Nasıl giyinileceğini, neyin ayıp neyin makbul olduğunu, hangi filmin beğenileceğini, ölüm karşısında ne hissedileceğini bile bu “herkes” bizim yerimize çoktan kararlaştırmıştır. Heidegger buna “ortalamalık” der: das Man her şeyi bir ortalamaya çeker, her istisnayı törpüler, zahmetle kazanılmış olanı “zaten herkesin bildiği” bir şeye indirger. Ve en önemlisi: bunu yaparken bizi bir yükten kurtarır. Kendi hayatımızın, kendi kararlarımızın, kendi varlığımızın yükünden. “Herkes böyle yapıyor” demek, sorumluluğu kişisiz bir zemine devretmek, hafiflemektir. Das Man’ın o inatçı çekiciliği buradan gelir: bize karar vermenin ağırlığını taşımama izni verir.
Das Man’ın nasıl konuştuğunu, kendini nasıl açığa vurduğunu da anlatır Heidegger. İki kavramı burada işime yarayacak. Birincisi aleniyet (Öffentlichkeit): “herkes”in dünyayı yorumlama biçimi, o kamusal, ortak, sorgulanmamış anlayış. Aleniyetin en tuhaf özelliği, daima “haklı” görünmesidir — ama üstün bir kavrayışa sahip olduğu için değil, tam tersine, işin özüne hiç inmediği, derinlik ve hakikilik farklarına duyarsız olduğu için. Yüzeyde kaldığından hiçbir zaman yanılmaz gibi durur; çünkü yanılmak için önce bir derinliğe dalmak gerekir. İkincisi lakırdı (Gerede): “herkes”in dilidir bu — çoktan anlaşılmış, ağızdan ağıza dolaşan, kimsenin kaynağına inmediği ama herkesin tekrarladığı konuşma. Lakırdıda bir şey “söylenmiş”tir ve bu yeter; artık onu sınamaya, aslına bakmaya gerek kalmaz. Bugün sosyal medyanın o durmak bilmeyen uğultusunu, sloganların, hazır cümlelerin, “herkesin bildiği” o çoktan-hazır kanaatlerin dolaşımını düşünün — aleniyet ile lakırdının çağımızda ulaştığı hız ve hacim, Heidegger’in tahmin edebileceğinin çok ötesinde. Ve borderline bir das Man’da bu lakırdı, tam da o bölünmüş, uçtan uca savrulan biçimi alır: bir gün bir kanaat mutlak hakikat, ertesi gün onun tam tersi; ikisi de aynı sorgulanmamış kesinlikle söylenir.
Bir noktayı özellikle vurgulamam gerek, çünkü bütün denemenin dayanağı bu: Heidegger için das Man olumsuz bir şey, bir kusur, aşılması gereken bir alçalma değildir. O, insanın olumlu varlık kuruluşuna ait bir yapıdır — ortak dünyanın en baştan anlaşılır olmasını, birbirimizle konuşabilmemizi, bir gelenek içinde doğabilmemizi mümkün kılan zeminin ta kendisidir. Kimse “herkes”in dışında, sıfırdan, yapayalnız bir birey olarak başlamaz; hepimiz önce “herkes” olarak var oluruz, ve ancak sonra, bazen, kendimize gelebiliriz. Bu yüzden das Man’ı kötülemek anlamsızdır. Mesele onun var olması değil, hangi biçime girdiğidir. Ve benim bütün iddiam, çağımızda bu biçimin değiştiği: dingin, ortalamacı, rahatlatıcı bir “herkes”ten, sınırda, salınımlı, huzursuz bir “herkes”e geçtiğimiz.
Şimdi muayenehaneme geri dönelim. Karşımdaki insanda gördüğüm o sınır-belirtileri, madem onun kişiliğinden gelmiyor, nereden geliyor? Cevap artık ortada: onun içine yerleştiği “herkes”ten. O splitting, o salınım, o boşluk, o kimlik dağınıklığı — bunlar bir bireyin patolojisi değil, bir çağın “herkes”inin tonu. Karşımdaki adam sağlıklı olabilir; ama içinde yaşadığı “herkes” hasta. Daha doğrusu — çünkü “herkes” bir kişi değildir, hasta da olamaz — içinde yaşadığı “herkes” sınırda. Ben onda bir hastalık görmüyorum; onda, çağının das Man’ının biçimini görüyorum.
Bu, benim gözlemimle Heidegger’i birbirine kilitliyor. Klinik olarak borderline olmayan insanlarda borderline özellikler görmem, bir çelişki değil, tam da bir kanıt. Çünkü eğer bu özellikler kişilikten değil “herkes”ten geliyorsa, elbette herkeste görürüm — sağlamında da, kırılganında da. Belirtinin taşıyıcısı artık birey değil, bireyin dünyası. Klinikte splitting bir savunma düzeneğidir — bireyin, dayanılmaz bir çelişkiyle baş etmek için başvurduğu bir mekanizma. Benim gördüğüm şeyde ise splitting bir savunma değil, ortamın herkese sunduğu hazır bir kalıp. Kişi onu icat etmiyor; devralıyor. Sağlıklı danışanım bütünleştirme kapasitesine sahip olsa bile, içinde yaşadığı dünya ona bütünleşmiş modeller sunmadığı, sürekli bölünmüş kalıplar dayattığı için, o kapasiteyi kullanamıyor. Patoloji kişide değil, kişinin dünyasında.
III.
Peki bu “herkes” nasıl bir “herkes” oldu? Neden tam da bu biçimi, sınırın, salınımın, boşluğun biçimini aldı?
Birkaç yıl önce, gazete yazılarımda bir tespit yapmıştım: artık narsistik bir çağda değil, borderline bir çağda yaşıyoruz. Freud’un histeriyi handiyse icat ettiği zamanlar histeri çağıydı; cinsel devrimin ardından dünya bir narsizm çağına girdi; ve yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde biz artık başka bir yerdeyiz. Modernitenin bütün o kurucu kavramları — aydınlanma, birey olmak, özgürlük, evrensel değerler — neredeyse tümüyle tedavülden kalktı. Ama dikkat: ortaçağın o kapalı, tapılan bir Tanrının ve onun yeryüzündeki temsilcilerinin hayatın nasıl yaşanacağını belirlediği dünyasına da geri dönmedik, dönmeyeceğiz de. İşte tam bu ikisinin arasında kaldık. Ne modern ne premodern. Eskinin düzeni çekildi, ama yerine oturacak yeni bir düzen gelmedi. Bu, tarifi gereği bir eşik durumu. Ve eşikte kalmışlığın adı borderline.
Bu çağın öznesini “hibrid özne” olarak tarif ediyorum — sosyolog Andreas Reckwitz’in kavramından ilham alarak. Hibrid özne, orasından burasından çekiştirilen, birbiriyle uyumsuz özellikleri kendine yamamaya çalışan bir öznedir. Ve bu öznenin en can alıcı çelişkisi şudur: biricik olmaya çalışırken herkes gibi olur. Herkesten farklı, özgün, tek olmak için çırpınırken, tam da bu çırpınmanın kendisi onu diğer herkesle aynılaştırır — çünkü bugün herkes biricik olmaya çalışıyor. Bu çelişkiyi ilk yazdığımda, Heidegger’i düşünmüyordum. Ama şimdi görüyorum ki bu neredeyse das Man’ın bir başka dilde ifadesi. Heidegger’in o meşhur formülünü hatırlayın: “herkes başkasıdır, ve hiç kimse kendisi değildir.” Benim “biricik olmaya çalışırken herkes gibi olmak” dediğim şey, tam da bu. Özgünlük arayışının kişisizliğe teslim oluşla çakıştığı o nokta.
Bu hibrid öznenin en görünür sahnesi bugün sosyal medya. Orada özne, kendi dünyasında tam anlamıyla sıradan olup ekranda sıra dışıymış gibi davranır. Gerçekte olduğu ile........
