Bu hafta şehrin nabzı nerede atıyor?
Haftanın Konseri: Festival Buluşması
(6. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali kapsamında)
Klasik müzik konserlerine mesafeli duranların zihninde çoğu zaman müzikten önce o salonların ciddi havası beliriyor: Siyah takım elbiseler, gergin suratlar, nefes almaya korkulan bir sessizlik ve ne zaman alkışlayacağını bilemediği için ellerini dizine çivileyen insanlar… Oysa oda müziği başka bir dünya. Orkestranın o devasa kalabalığı aradan çekilince, müzisyenle müzik arasındaki bağ çok daha çıplak kalıyor.
Bu hafta bunu tecrübe etmek için istikamet Süreyya Operası.
6. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali kapsamındaki Festival Buluşması, 11 Eylül Cuma akşamı altı birinci sınıf müzisyeni aynı sahnede topluyor. Kemanlarda Emmanuel Coppey ve Katerina Chatzinikolau, viyolalarda Razvan Popovici ve Ali Başeğmezler, viyolonsellerde ise Marc Coppey ile festivalin de arkasındaki isim Nil Kocamangil var.
Bu “altı müzisyen” mevzusu önemli çünkü akşamın kurgusu sahnenin adım adım genişlemesi üzerine kurulu.
İlk yarıda Rus besteci Anton Arensky’nin La minör Yaylı Dörtlüsü No. 2, Op. 35’i dinleyeceğiz. Arensky, alışılmış yaylı dörtlü düzenindeki ikinci keman yerine ikinci çelloyu kullanarak daha derin ve koyu bir tını yakalamış. Sahnede bu eser için kadrodan dört kişiyi izleyeceğiz. İkinci hareketinde Çaykovski temalı varyasyonlar barındırması da Arensky’nin Çaykovski’ye olan bağlılığını düşününce gayet şık bir pas olmuş.
İkinci yarıda ise kadro tamamlanıyor ve olay Çaykovski’nin Re minör Yaylı Altılısı, Op. 70 – Souvenir de Florence eserine bağlanıyor. Altı kişinin tamamının sahneye çıktığı bu iş, Çaykovski’nin 1890’daki Floransa ziyareti sırasında filizlenen bir eseri. İsminde Floransa geçiyor diye hemen arkada Akdeniz güneşi batan romantik bir kartpostal müziği beklemeyin. Dört bölümlü, özellikle finalinde temposu iyice yükselen ve dinamizmi yüksek bir eser.
Bence gecenin asıl olayı programın kendisinden çok, bu altı ismin ilk kez bu festival için bir araya gelip aynı proje etrafında buluşması. Yani gidip sadece “iki klasik eser dinleyip çıkmak” değil; farklı coğrafyalarda kendi kariyerlerini yürüten müzisyenlerin o anki canlı kimyasını yakalamak.
Bazen klasik müzikte ihtiyacımız olan şey tam olarak bu; önümüze afiş afiş “büyük prodüksiyon” diye pazarlanan işler koymak yerine, işini iyi yapan müzisyenleri düzgün bir salona bırakmak.
Gerisini zaten onlar hallediyor.
Haftanın Tiyatrosu: Abdullah, Konuş!
Birinin sizi kaybetmemek için konuşmaya başladığını düşünün. Sonra o konuştukça kendisini haklı çıkarmaya, sizi suçlu hissettirmeye, en sonunda da bütün hikâyeyi kendi etrafında döndürmeye başladığını… Ve en fenası; sizin gerçeklik algınızı bulandırıp, tam olarak haklı olduğunuz bir konuda bile kendinizden şüphe ettirerek size özür dilettiği o anı.
Muhtemelen hayatınızın bir yerinde siz de bir Abdullah’a rastladınız. Belki partnerinizdi, belki tam adını koyamadığınız bir ilişki, belki de “en yakınım” dediğiniz dostunuz… Ya da hayatınıza bir dönem girip sizden parçalar kopardıktan sonra arkasında “Ben bu insanla ne yaşadım, kendi aklımı nasıl yitirmedim?” sorusunu bırakan o insanlardan biri.
Gittiğimiz her yerde, her ilişkide maruz kaldığımız o malum narsisizm salgınının tam ortasından konuşuyor oyun. Kendini anlatırken bir türlü susmayan, her tartışmada bir yolunu bulup mağdur olmayı başaran, kendi yaptığı yıkımları açıklamak için sayfalarca........
