Sırada evdeki gümüşler mi var?
Ekonomide bazen rakamlar konuşur, bazen de suskunluk çok şey anlatır. Bugün yaşadığımız tablo ise her ikisini birden barındırıyor.
Merkez Bankası’nın, İran savaşı sonrasında piyasaya toplam 33,7 milyar dolar müdahale ettiği ifade ediliyor. Bu müdahalenin yönü de net: döviz satışı. Peki neden? Amaç, Türk lirasını belirli bir seviyede tutmak. Yani kurun daha hızlı yükselmesini engellemek.
Burada kritik soru şu: Bu döviz kime gitti?
Türkiye son yıllarda yüksek faiz politikası nedeniyle ciddi bir carry trade akımıyla karşı karşıya. Mekanizma basit: Yabancı yatırımcı düşük faizli para biriminden borçlanıyor, Türkiye gibi yüksek faiz veren ülkelere geliyor ve kur sabit kaldığı sürece yüksek getiri elde ediyor.
Son iki aya bakalım. Enflasyon yüzde 10’un üzerinde artmış durumda. Aynı dönemde dolar/TL’deki artış ise yaklaşık yüzde 3 civarında kalmış. Bu şu anlama gelir: Reel olarak Türk lirası değer kazanmış durumda.
Bu fark nasıl oluşuyor? Basit bir hesapla gösterelim:
Enflasyon artışı: %10
Reel TL değerlenmesi ≈ %7
Yani TL, enflasyona göre yaklaşık %7 oranında değerlenmiş görünüyor. Bu da carry trade yapan yatırımcı için ekstra kazanç demek.
Bu politikanın sonucu ise açık: Yüksek faiz + baskılanmış kur = yabancı yatırımcı için yüksek ve görece risksiz getiri.
Peki bunun bedelini kim ödüyor?
Rekabet gücü zayıflayan sanayici. Maliyet baskısı altında ezilen ihracatçı. Kur avantajını kaybeden turizm sektörü.
Ekonomide denge dediğimiz şey tam da burada bozuluyor.
Bir diğer dikkat çekici gelişme ise rezerv tarafında. Bayram öncesi haftasında Merkez Bankası’nın yaklaşık 50 ton altını swap işlemiyle borçlandığı ifade ediliyor. Swap, teknik olarak bir satış değil; ancak pratikte kullanılabilir rezervi azaltan bir işlem.
Basit bir hesapla: 1 ton altın ≈ 32.150 ons 50 ton ≈ 1.607.500 ons
Altının ons fiyatını kabaca 2.000 dolar kabul edersek: 1.607.500 × 2.000 = 3,2 milyar dolar büyüklüğünde bir işlem söz konusu.
Bu, rezerv yönetimi açısından küçük bir rakam değil.
Sorun şu: Sürekli döviz satarak ve rezervleri kullanarak kur baskılanabilir mi? Evet, kısa vadede mümkün. Ancak bunun sürdürülebilirliği, rezervlerin gücüne bağlıdır.
Eğer rezervler erimeye devam ederse, geriye ne kalır?
İşte tam bu noktada “evdeki gümüşler” benzetmesi devreye giriyor. Merkez bankacılığında bu, olağanüstü dönemler için ayrılan kaynakları ifade eder. Geçmişte “yedek akçeler” tartışmasıyla gündeme gelen bu tür varlıklar, sistemin son savunma hattıdır.
Ekonomide temel bir ilke vardır: Geçici çözümler kalıcı hale gelirse maliyeti büyür.
Bugün uygulanan politika, kur istikrarı üzerinden güven üretmeye çalışıyor. Ancak bu güvenin kaynağı rezerv erimesi olursa, ortaya çıkan tablo sürdürülebilir olmaktan uzaklaşır.
Sorulması gereken soru şu: Kur istikrarı mı, yoksa ekonomik denge mi?
Çünkü biri diğerinin pahasına korunuyorsa, o denge zaten kurulmamış demektir.
Ve eğer bu süreç böyle devam ederse, sıradaki adımın ne olacağı sorusu daha yüksek sesle sorulacaktır:
Gerçekten sırada evdeki gümüşler mi var?
