Mardin
Kendime çok kızıyorum… İnsan, böylesine uzun sayılabilecek bir ömrün içinde memleketinin altını üstüne getirir; doğduğu şehirden ayrılır, tayinler vesilesiyle doğusunu, batısını, kuzeyini, güneyini adım adım dolaşır da nasıl olur da bu kadim coğrafyanın en müstesna şehirlerinden biri olan Mardin’e bir gün olsun uğramaz? Bu ihmali düşündükçe içimde tarifi güç bir mahcubiyet beliriyor. Meğer yıllardır farkında olmadan kendimden, tarihten ve bu topraklardan bir parçayı eksik yaşamışım. Dost meclislerinde Mardin’i hep sıra geceleri, eğlencesi ve sohbetleriyle dinlemiş; “Bir gün gideriz.” denilerek geçiştirilen nice cümleye kulak vermiştim. Oysa hakikat, anlatılanların çok ötesindeymiş. Mardin’i bir eğlence şehri sanmak, denizi bir avuç sudan ibaret zannetmek kadar büyük bir yanılgıymış.
Tesadüflerin bazen insanın kaderine dokunduğuna inanırım. Bir proje çalışması sebebiyle mecburen çıktığım bu yolculuk, farkında olmadan ruhuma yapılmış en kıymetli davetlerden biri oldu. Şehre adımımı attığım ilk andan itibaren tarif etmekte güçlük çektiğim bir his çöktü üzerime. Sanki taşların dili........
