Canım simidim
Bu sabah erkenden seyahat sebebiyle havaalanına doğru yola çıktım. Kahvaltı etmemiştim. Havaalanında beklediğimiz alanda da doğru dürüst yiyecek bir şey olmayacağını biliyordum. Dedim ki, belki uçakta bir şeyler yerim. Hani şu afilli afilli seçeneklerden. Bilmem ne sandviçler, çikolatalı, Nutellalı, süslü püslü bir şeyler… Tam o sırada yolun kenarında bir simitçi gördüm.
Acı bir fren yaptım, arabayı durdurdum. Koşarak indim. “İki simit, dört tane de üçgen peynir,” dedim. Poşete koydurup aldım. Simitler sıcacıktı, o kendine has kokuları burnuma tüttü.
Sabırsızlıkla havaalanına geçtim. Küçük cam bardakta bir çay söyledim. Üçgen peynirlerimi açtım ve dünyanın en özel, en güzel kahvaltılarından birini ettim.
Sonra düşündüm. “Ben neden bugüne kadar simidi hiç yazmadım?”
Canım simidim. Ne kadar da yuvarlaksın, ne kadar da güzelsin. O susamların, o kendine has kokun, çıtır çıtır kabuğun, içindeki yumuşacık hamurun…
Anlayacağınız üzere ben ağır derecede karbonhidrat bağımlısıyım. Bunu kabul ediyorum. Hamur işi denince akan sular duruyor bende. Börek, mantı, poğaça, açma, peynir bombası… Hepsine ayrı ayrı zaafım var. Hatta birçoğuyla ilişkim tehlikeli boyutlarda.
Ama hepsini yan yana koyduğumda simit açık ara öne geçiyor. Çünkü simidin saflığı var. Kendine has bir memleket havası ve natürelliği.
Belki pekmezli suya batırılıp susama bulanmasından, belki fırında kızarırken çıkardığı o kokudan, belki de çocukluğumuzdan beri hayatımızın bir yerinde olmasından. Bilemiyorum.
Her ısırıkta başka bir lezzet alıyorum.........
