Yüreğinden Geleni Sazın Teline Döküp Sazla Sözü Bütünleştiren Ali Ekber Çiçek
Bir konuşmasında “Saz kucağa alınınca sevilmeli, ona saygı gösterilmelidir. Çünkü saz, duygu düşünce ve özgün sözleri zihinden beyine, beyinden gönüle, gönülden parmağa getirip karşıdaki kişiye melodi dinletene kadar neler çeker. Bu nedenle saygı duyulmalıdır.” diyerek, sazın değerini bilenlerin saza “telli kuran” deyişlerini anımsatan Ali Ekber çiçek, sazı ile ekol olmuş ender ustalardandır. Irene Markoff, “Ali Ekber Çiçek, Türkiye’nin en iyi saz sanatçısıdır” der. Haksız da değildir. Kullandığı mızrap tekniğiyle kendinden sonra gelenlere öncülük etmiştir.
Sazında ve sözündeki ustalık, halk müziğinde önemli bir yer tutan; toprak ve gelenekten hiç kopmadan bütün yaşam öyküsünü de “toprak” ve “gelenek” etrafında biçimlendiren Ali Ekber Çiçek, deyişlerini havalandırırken Anadolu kilim motifleri gibi ilmek ilmek işlemiştir.
Müzik aşkı ağır bastığı ve müziğin İstanbul olduğu için İstanbul'a göç etmiş ve halk müziğinin önemli isimleriyle tanışmıştır. Askerden sonra TRT'nin açtığı sınavı kazanarak, Muzaffer Sarısözen döneminde TRT Ankara Radyosu'na ve Yurttan Sesler Korosu'na girmiş, 35 yılı aşkın bir sürede 400'den fazla türküyü derleyerek geniş kitlelere ulaştırmıştır.
TRT arşivlerinde 54 kaseti bulunan Ali Ekber Çiçek'in Türkiye'deki bütün türkücüler tarafından derlemeleri söylenmiş, 2003 yılının başlarında TRT Belgesel Programlar Müdürlüğü tarafından Ali Ekber Çiçek'in hayatını anlatan “Cahilden Uzak Dur, Kemale Yakın” adlı bir de belgesel çekilmiştir.
Ali Ekber Çiçek’in Neyzen Tevfik’le yakın dostluk kurduğu ve Neyzen Teyfik’i çok dinlediği yıllarda Tevfik’in bir gün: “Bak evlat, bu sazın eşiğini tam sağlam bir ses bulup yerine zaptetmek denizde Nuh’un gemisinin zincirlenmesine benzer” sözünden çok etkilenip o günlerde Alevi ve Bektaşi kültürünün zakir âşıklarınca Cem ritüellerinde söylenen, Âşık Sıdkı Pervane’nin bir dörtlüğü:
On dört yıl dolandım Pervanelikte
Sıdki ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dar’a düş oldum
biçiminde olan deyişini kendi tarzında düzenleyip yorumlamaya çalışırken böyle bir eserin gerek beceri, gerek ustalık, gerekse halk müziğindeki çok sesli yapının bir bağlamada nasıl renklendiğini göstererek, Anadolu’nun kültür harmanında, sanatla yoğrulan önemli bir yapıt oluşturmuştur.
Bu oluşumda şiirin asıl sahibi 1865’te Tarsus’un Yenice köyünde doğan gerçek adı Zeynel Abidin olup henüz 6 yaşında iken saz çalmayı öğrenip Pervane mahlası ile şiirler söyleyen 12 yaşında iken evden kaçarak 1877’de Hacı Bektaş dergahına gidip Dergâh postnişini Feyzullah Çelebi’ye bağlanan âşıktır.
Zeynel Abidin’in sazını ve deyişlerini beğenen Feyzullah Çelebi büyük oğlu Cemalettin Efendinin hizmetine verip dergâhtaki medresede Feyzullah Çelebi'nin çocukları Cemaleddin ve Veliüddin Çelebi'lerle tamamlayan ve Feyzullah Çelebi'nin vefatıyla posta oturan Cemaleddin Çelebi yanında dergâha l4 yıl hizmet eden Âşık Sıdkî (Pervane’nin) bir deyişinde:
Pervaneyim yandım bir hüsn-ü mâh’a
Düştüm leyl ü nehar ah ile vaha
Yaşım on ikide geldim dergâha
Hamdülillah can canana kavuştu
diyerek adının Pervane olduğunu işarat etmiş, l4 yıl hizmeti sonucu Merzifon'un Harız köyüne yerleşmek için izin istediğinde O sırada Hacı Bektaş dergâhının başında bulunan Cemalettin Çelebi'nin; dergâhtaki hizmetleri sırasında kendisine verilen görevleri yapmadaki çalışkanlığı, dürüstlüğü, gösterdiği sadakat ve mürşidi Cemalettin Efendi’ye bağlılığı o derece güçlüdür ki, Cemalettin Efendi de Zeynel Abidin’e:
Ben elden geldikçe eylerim dua
Sıdkî sadakatin unutmam Sıdkî
Hünkâr'a emanet cümle eshabım
Cem-i hümmeti unutmam Sıdkî
deyişinden sonra “Bundan sonra mahlasın Sıdkî olsun” dediği için Sıdkî mahlasını alıp Hacı Bektaş'tan mahlas alan âşıklar kervanına katılmıştır.
Hacıbektaş’tan mahlas alma gerçeğini atlayan rahmetli Ali Ekber Çiçek, Âşık Sıtkî Baba’ya ait “düş oldum” ayağıyla bilinen ilk dörtlüğü:
Çatılmadan yerin göğün binası
Muallâkta iki nura düş oldum
Birisi Muhammed birisi Ali
Lahmike lahmi de bire düş oldum
biçiminde olup dokuz kıtalık bir deyişin dokuzuncu dörtlüğü olan:
Sıtkı’yam çok şükür didare erdim
Aşkın pazarında hak yola girdim
Gerçek âşıklara çok meta verdim
Şimdi Hacı Bektaş Pir’e düş oldum
biçimindeki mahlas dörtlüğünü es geçip Sıdkî Baba’nın deyişinde sekizinci dörtlük olan:
On dört yıl dolandım Pervane’likte
Sıtkı ismin buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum
deyişini bazı eklenti ve değişikliklerle başa alıp 14 yıl Pervane mahlası ile deyişler söylediği yaşam gerçeğine mitolojik bir hava vererek; “On dört bin yıl gezdim pervanelikte” ve Âşık Edebiyatı Geleneklerinden “Bade İçme Geleneği”nin vurgulandığı “Sundular aşk meyin mestanelikte” dizesini “İçtim şarap'ın mestanelikte” dizesine çevirerek; (şarap içip sarhoş olup kendinden geçmek değil, ilahi aşk bilgisini rüyasında şaire sunmaları nedeniyle şairin kendinden geçmesini anlatır.) anlamdaki tasavvufi kavram basite indirgenmiş, bir de; ezgisine eklediği Haydar, Haydar söylemiyle deyişi:
On dört bin yıl gezdim pervanelikte
Sıdkı ismin duydum divanelikte
İçtim şarap'ın mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum
gibi farklı bir havaya sokup asıl deyişin iki dörtlüğünü kullanarak farklı bir makamda deyişik bir deyiş oluşturmuştur.
Asıl şiirin beşinci dörtlüğü olan:
Ben Âdem’den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Bülbül olup firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için hara düş oldum
biçimindeki deyişinde de büyük değişiklikler yaparak:
Güruh-i Naci'ye özümü kattım
Âdem sıfatında çok geldim gittim
Bülbül oldum firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için zâra düş oldum
biçiminde bir dörtlük oluşturmuş, asıl şiirin hiç bir yerinde bulunmayan Güruh-ı Naci, ademden hateme, Sıt’tan Muhammed’e Hakk yoluna girmiş bütün peygamberlerin içinde bulunduğu topluluğa verilen ad olan Kırklar kavramını içeren böyle bir dize ekleyip har (diken) sözcüğünü zâr (ağlamak) sözcüğüne çevirerek deyişi süslemiş, sazı ve sözü ustaca kullanarak yeni oluşturduğu deyişi sevdirirken, yeni oluşan deyişe ustaca eklediği Haydar Haydar söylemi nedeniyle de “Haydar Haydar” adıyla ünlenirken deyişin Erzincan yöresi olarak kayıtlara geçmesiyle deyişin sözlerinin de gerçek sahibi; 1.Dünya Savaşı sırasında vatanın savunması için Cemalettin Çelebi’nin isteğiyle Alevi topluluklar tarafından oluşturulan gönüllü mücahit alayında fahri yüzbaşı olarak mücadele vermiş bir halk kahramanı olan Yeniceli Sıdkî Baba unutulanlar arasına yollanmış gibidir.
“Zararın neresinden dönülse kârdır” ve “Yiğidi öldür hakkını yeme” deyişlerinden hareketle, bu türkü her türlü yayın organında Yeniceli Sıdkî Baba’nın dokuz dörtlük olan deyişini kaynak olarak alıp iki dörtlüğü üzerinde Ali Ekber Çiçek’in yaptığı düzenleme ve uyguladığı müzikaliteyle Haydar Haydar adıyla ünlenen deyişin Yeniceli Sıdkî Baba’ya ait olduğu vurgulanmalıdır.
Mezarları doğduğu toprakların çok uzağında kalan, 1928 yılında Harız köyünde vefat eden ve Kabri Merzifon’un Harız köyünde bulunan Âşık Sıdkî Baba’nın da; 1935 yılında Erzincan merkeze bağlı Ulular köyünde, dar gelirli bir çiftçi ailesinin dört çocuğundan biri olarak dünyaya gelen ve 26 Nisan 2006’da Hakk’a yürüyen; Kabri Edremit, Tahta Kuşlar Asri mezarlığında bulunan Ali Ekber Çiçek’in de ruhları şad olur görüşündeyim.
Türk halk edebiyatının ve âşıklık geleneklerinin iki temel taşının da mekânları cennet ruhları şad olsun.
