menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Her vatandaş doğrudan 395 bin 916 lira kaybetti

46 0
02.04.2026

TÜİK Şubat ayı dış ticaret verilerini açıkladı. Ocak-Şubat 2 ayda, ihracatımız geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 1,3 oranında geriledi. İthalatımız ise 2,8 oranında arttı. İki aylık dış ticaret açığı da yüzde 13,8 oranında arttı.

23 yıldır cari açıklarla yaşıyoruz. Turizm ve diğer döviz kazançlarımızı dış ticaret açığından düştükten sonra geriye cari açık kalıyor.

Başka bir ifade ile cari açık, bir ülkenin dışarıya ödediği dövizin, dışarıdan kazandığı dövizden fazla olmasıdır. İhracat, turizm ve diğer dış gelirler ülkenin kazandığı dövizdir, İthalat ve dış ödemeler ülkenin harcadığı dövizdir. Eğer harcanan döviz, kazanılandan fazlaysa buna cari açık denir. Cari açık yoluyla döviz kaybı, bir ülkenin kaynak kaybetmesidir.

Türkiye 2003 yılından 2026 ocak ayı sonuna kadar geçen 23 yıl bir ayda toplam 765 milyar 462 milyon dolar cari açık verdi. Türkiye bu kadar kaynak kaybetmemiş olsaydı, şimdi 86 milyon olarak her birimizin cebinde 8 bin 901 dolar yani 395 bin 916 lira daha fazla olacaktı. Bu para nakit veya servet şeklinde olabilecekti.

Türkiye’nin turizm gelirleri olmasa cari açık daha fazla olurdu. Dahası Turizm gelirleri cebimizde kalacaktı.

Cari açık dış borçla, doğrudan yatırım sermayesi girişi ile ve rezerv kullanılarak kapatılır. Türkiye bugüne kadar olan cari açığının büyük kısmını dış borçla kapattı. Şimdi bunlara ödediğimiz ve ödeyeceğimiz faizler, cari açığı daha da artıracaktır.

Tuhaf olan, ekonomi yönetiminin dış açıkları yok gibi görmesidir. Çünkü 23 senedir dış açık veriyoruz. Nedenleri bellidir;

Üretim ithal hammadde ve aramalı girdisine bağımlıdır.

Çin’e yılda 40-45 milyar dolar dış ticaret açığı veriyoruz. Ama Çinden ithalatımızı gözden geçirmiyoruz.

Merkez Bankası döviz satarak kura baskılıyor. Dış ticarette rekabet gücümüz düştü.

Dış ticarette yükte hafif, pahada ağır olan ‘’Yüksek teknoloji ürünleri ‘’üretemiyoruz.

Bu sorunları yalnızca biz değil, OECD gibi bizimde üye olduğumuz uluslararası kuruluşlar bile ifade ediyor.

OECD Economic Surveys; Türkiye 2025 raporunda ‘’Türkiye ekonomisinin hâlâ orta teknoloji ağırlıklı olduğu, yüksek beceri gerektiren imalat ve hizmetlerde rekabet gücünü artırması gerektiği, küresel değer zincirlerinde “yukarı entegrasyon” için teknolojik ilerleme, beceri artışı ‘’ gerektiği ifade ediliyor.

Yüksek teknoloji için, Üniversitelerde bilimsel ve yönetimsel bağımsızlığı getirmek, Yüksek öğrenimi ideolojik tuzaktan kurtarmak gerekir. Özel sektöre, düşük faizli kredi sağlamak gerekir. TÜBİTAK’ı ve TÜİK’i yeniden yapılandırarak, bağımsız birer kurum yapmamız gerekir.

Öte yandan yine OECD ye göre; ‘’ Türkiye’nin küresel entegrasyonu daha çok ithal ara malı kullanıp montaj/orta teknoloji üretim yapma olarak yoğunlaşıyor.

Aşağıdaki grafik 1995 -2018 arasındaki yıllarda, Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ile Türkiye’nin üretimde ithal girdi oranını gösteriyor. 2007 sonrası Türkiye de üretimde ithal girdi oranının gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ortalamasından daha fazla olduğu görülüyor.

Merkez Bankasının birçok çalışmasında, ithal girdi payının en yüksek olduğu sektörler ve bazı sektörlerde ithal girdi payı yer almıştır. Bunların özeti, imalat sanayiinde ithal girdi payı yüzde 30 ile 40 dolayında ve ihracat malı üretiminde ise yüzde 45’tir.

Üretimde ithal girdi payını düşürmek için yüksek ithal girdi kullanan sektörlerde, ithal ikamesi politikasına gitmemiz ve spesifik yüksek yatırım teşvikleri vermemiz gerekir.


© Yeniçağ