menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yapay zekânın pasaportu olur mu?

5 0
19.06.2026

Yapay zekâyı uzun zamandır bir teknoloji yarışı olarak konuşuyoruz. Hangi model daha iyi cevap veriyor, hangisi daha hızlı kod yazıyor, hangisi daha iyi görsel üretiyor, hangisi karmaşık problemleri daha başarılı çözüyor?

Fakat son dönemde bu yarışın başka bir boyutu daha belirgin hâle gelmeye başladı. Artık mesele yalnızca yapay zekânın ne kadar geliştiği değil, bu teknolojiye kimin erişebileceği.

Bir başka ifadeyle, yapay zekânın da yavaş yavaş bir pasaportu oluşuyor.

Bu ifade ilk bakışta garip gelebilir. Sonuçta yapay zekâ sınır kapısından geçen bir yolcu değil. Elinde bavulu, cebinde kimliği, pasaport kontrolünde bekleyen bir varlık değil. Fakat gelişmiş yapay zekâ modelleri artık sıradan bir yazılım gibi görülmüyor. Bazı modeller siber güvenlikte, savunmada, kritik altyapılarda, finansal sistemlerde ve kamu hizmetlerinde doğrudan kullanılabilecek kadar güçlü hâle geliyor.

Bu güç arttıkça devletlerin bakışı da değişiyor.

Geçtiğimiz yıllarda yapay zekâ daha çok şirketlerin rekabet ettiği bir alan gibi görünüyordu. OpenAI, Google, Anthropic, Meta, Microsoft ve diğer teknoloji devleri yeni modellerini duyuruyor; kullanıcılar da hangisinin daha iyi olduğunu tartışıyordu. Bugün ise aynı modeller devletlerin, güvenlik kurumlarının, düzenleyicilerin ve uluslararası ittifakların masasına gelmiş durumda.

17 Haziran 2026’da Fransa’daki G7 görüşmeleri ve Paris’teki VivaTech etkinliği bu açıdan dikkat çekiciydi. Avrupa’da giderek güçlenen bir soru var: Eğer en gelişmiş yapay zekâ modelleri birkaç Amerikan şirketinin elindeyse, Avrupa kendi dijital geleceğini ne kadar kontrol edebilir?

Bu soru yalnızca Avrupa’nın sorusu değil. Aslında yapay zekâ çağında bütün ülkelerin önüne gelen yeni bir soru.

Çünkü yapay zekâ artık sadece bir uygulama değil. Yeni dönemin altyapısı. Nasıl elektrik, internet, uydu sistemleri, çipler ve bulut hizmetleri modern ekonominin damarları hâline geldiyse, yapay zekâ da karar destekten üretime, güvenlikten eğitime, sağlıktan kamu hizmetlerine kadar pek çok alanın görünmez motoru olmaya başladı.

Bu motorun nerede üretildiği, kim tarafından kontrol edildiği ve kimlere hangi şartlarla açıldığı artık stratejik bir mesele.

G7 gündeminde öne çıkan başlıklardan biri de “güvenilir ortaklar” yaklaşımı oldu. Bazı gelişmiş yapay zekâ araçlarına erişimin, sadece belirli ülkeler ve kurumlar için mümkün olması tartışılıyor. Özellikle siber güvenlik alanında kullanılan ileri modellerin herkese aynı şekilde açık olması riskli görülüyor. Çünkü aynı araç bir tarafta savunmayı güçlendirebilirken, diğer tarafta saldırı kapasitesini de artırabilir.

İşte bu noktada teknoloji bir ürün olmaktan çıkıyor, güven meselesine dönüşüyor.

Bir ülkeye gelişmiş yapay zekâ aracı verilecek mi?

O ülkenin veri güvenliği yeterli mi?

Hukuki altyapısı güçlü mü?

Kritik teknolojileri kötüye kullanmayacağına dair güven var mı?

Şirketleri, kurumları ve kamu yapısı bu teknolojiyi sorumlu şekilde kullanabilecek mi?

Bunlar artık diplomatik sorular hâline geliyor.

Eskiden ülkeler arasında savunma sanayii, enerji, nükleer teknoloji ya da istihbarat paylaşımı gibi konular stratejik güven üzerinden yürürdü. Şimdi yapay zekâ da aynı masaya doğru ilerliyor. Çünkü güçlü bir model yalnızca metin yazan bir araç değildir. Siber saldırıları analiz edebilir, zafiyetleri bulabilir, yazılım geliştirebilir, finansal kararları destekleyebilir, kamu hizmetlerini dönüştürebilir ve bazı durumlarda insan uzmanların saatlerce yapacağı işi dakikalara indirebilir.

Böyle bir teknolojinin kimlerle, hangi şartlarla paylaşılacağı doğal olarak........

© Yeniçağ