menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Varlık/yokluk meselesi

17 0
11.09.2026

Varlık/yokluk meselesi

Tevhid, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” demekten ibaret bir söz değildir. Tevhid, âlemlerin Rabbini kalben bilmek, zihnen idrak etmek ve O’nun mutlak varlığı karşısında kendi varlığımızın sınırlılığını ve acziyetini müşahede etmektir. Allah’ın birliğine iman etmek, Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu tasdik etmek ve onun getirdiği ilâhî davete Kur’an ve sünnet üzere bağlanmaktır. Bu davetin insan hayatında gerçek karşılığını bulması ise nefsin şirkten, küfürden, günahtan ve mânevî kirlerden arındırılmasıyla mümkündür. Kul, kalbini bu kirlerden temizlemedikçe huşû ve huzurun nurlu iklimine gerektiği gibi ulaşamaz.

Asr-ı saadetten önce cahiliye karanlığında yaşayan insanlar, Allah Resûlü’nün feyizli sohbetine girdiklerinde yalnızca yeni bilgiler öğrenmediler. Gönüllerinde büyük bir dönüşüm yaşadılar. Nefislerini terbiye ettiler, kalplerini tezkiye ettiler ve hayatlarını vahyin ölçüleriyle yeniden kurdular. Dünyevî hırsların, kabile taassubunun ve nefsanî üstünlük arayışlarının yerine kardeşliği, adaleti, merhameti ve Allah’a teslimiyeti koydular. Böylece insanlık tarihinin en seçkin nesillerinden biri ortaya çıktı. Onların hayatları ve faziletleri, asırlar boyunca müminlere yol gösteren bir meşale oldu.

Nefis terbiyesi, dil ile “inandım” demek kadar kolay değildir. İnsan başkasının kusurunu görmekte mahir, kendi nefsinin kusurunu görmekte ise çoğu zaman kördür. Asıl mücadele burada başlar. Nefsin benlik iddiasını kırmak, alışkanlıklarından vazgeçmek, öfkesini dizginlemek, dünyaya olan bağlılığını azaltmak ve kendisini olduğundan büyük görme hastalığından kurtulmak kolay değildir. Manevî terbiye, insanın kendisiyle yüzleşmesini gerektirir.

Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’te anlattığı Kazvinli yiğidin dövme hikâyesi, bu hakikati anlatan güzel bir misaldir. Kazvinli bir yiğit vücuduna kükremiş bir aslan resmi yaptırmak ister. Usta iğneyi tenine batırmaya başlayınca acıya dayanamaz. Önce kuyruğundan vazgeçer, ardından kulağından, sonra gövdesinden. Her uzuvda acıya dayanamayarak başka bir uzvun yapılmamasını ister. Nihayet usta dayanamaz ve “Kuyruksuz, kulaksız, gövdesiz bir aslan olur mu?” diyerek işi bırakır.

Bu hikâyenin bize söylediği şey açıktır. İnsan, nefsinin terbiyesini isterken bedel ödemeye yanaşmazsa ortaya gerçek bir terbiye çıkmaz. Kendimizde değiştirmek istediğimiz her kötü huy, bize bir iğne acısı gibi dokunabilir. Kibirden vazgeçmek, öfkeden dönmek, haksızlığımızı kabul etmek, nefsimizin hoşuna gitmeyen bir hakikati teslim etmek insana ağır gelebilir. Fakat insanın asıl imtihanı tam da burada başlar. Mevlânâ’nın işaret ettiği mâna ile söyleyecek olursak, insanın kurtulması gereken en büyük esaret kendi benliğinin esaretidir. “Ben” ve “biz” davası büyüdükçe hakikat küçülür. İnsan kendisini merkeze koydukça gönlündeki birlik duygusu zayıflar. Allah karşısındaki kulluğunu idrak ettikçe ise kendi........

© YeniBirlik