menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tarihsel muhasebeden yeni siyasal harekete

16 0
08.10.2026

Silahların susmasıyla birlikte onlarca yıllık çatışma konseptlerinin, güvenlik krizlerinin ve olağanüstü hâl uygulamalarının kapağının aralandığı tarihsel bir dönemeçten geçiyoruz. 1920’de Ankara’da açılan Meclis sıralarında Diyarbakır’dan, Bitlis’ten, Dêrsim’den gelen mebusların oturduğu ve 1921 Teşkilât-ı Esasiye ile vilayetlere yerel muhtariyetin tanındığı o ilk kurucu sahne, sonraki yüzyıl boyunca darağaçları, sürgünler, dil yasakları ve kapatılan partilerle örülmüştü. Bugün ise PKK’nin kendini feshetmesi, silahların yakılması ve Meclis bünyesinde yürütülen yasama süreçleriyle birlikte Cumhuriyet tarihinde ilk kez süreç yasal bir zemine kavuşmuş durumda. Ancak kabul edilen çerçeve yasa yalnızca silah bırakanların topluma katılımını düzenliyor; eşit yurttaşlığın, anadilinin, yerel iradenin ve kamu alanındaki özgürlüklerin nasıl tesis edileceği konusunda susarak demokratikleşmeyi belirsiz bir ikinci aşamaya bırakıyor diyebiliriz.

Bir asrın tarihsel ve siyasal yükünü taşımak

Şu konuda netim. Silahların susması siyaseti bitirmiyor; aksine siyasetin konusunu, zeminini ve dilini kökten değiştiriyor. Kürt siyasal hareketinin önündeki temel mesele artık sadece “Kürt sorununu görünür kılmak” veya “devletten çözüm talep etmek” olamaz. Bizzat hayatın akışı tarafından önümüze konan soru ertelenemez bir boyuta ulaşmış durumda. Bu soru özetle “çatışma dönemi sona erip eşitlik sağlandıktan sonra nasıl bir Türkiye’de yaşayacağız? Devlet aygıtı nasıl örgütlenecek? Bu cumhuriyet kimin cumhuriyeti olacak?” şeklindedir.

Son birkaç aydır ifade edilmeye başlanan Demokratik Cumhuriyet Hareketi, işte bu tarihsel boşluğun ve pozitif inşa ihtiyacının ortasında şekillenen politik bir vizyon…

Böylesi bir hareketin zemini var mı? Bence koşullu bir evet ile var…

Açarak gitmeye çalışacağım.

“Demokratik Cumhuriyet Hareketi” isimlendirmesini oluşturan üç kelimenin her biri, arkasında koca bir asrın tarihsel ve siyasal yükünü taşıyor. “Demokratik”, Cumhuriyet’in uzun süre sonraya bıraktığı, bıraktığı yerden de otoriter reflekslerle geri aldığı sıfattır. “Cumhuriyet”, Kürt kolektif hafızasında hem 1920’lerin kurucu ortaklık vaadini hem de 1925 sonrası Şark Islahat Planı’ndan kayyım rejimlerine uzanan inkâr ve bastırma uygulamalarını temsil ediyor. “Hareket” ise partilerin dar seçim sınırlarına sığmayan, toplumsal dinamiklerin eyleme kapasitesini ifade eden köklü bir siyasal gelenektir.

Bence burada yapılması gereken ilk kuramsal hamle, ulus-devlet zihniyeti ile Cumhuriyet fikri arasındaki niteliksel ayrımı netleştirmektir. Ulus-devlet, devleti tek bir etnik ya da dinsel kimlikle özdeşleştirerek tekelci bir tahakküm üretir; bu yüzden özü gereği cumhuriyetin inkârına dönüşür. Oysa Cumhuriyet’in tarihsel ve felsefi kökeni ‘res publica’ya, yani ‘ortak iş’e dayanıyor. Cumhuriyet, hiçbir etniğin, zümrenin, dinin ya da sınıfın şahsi mülkü değil. Arendt’in çoğulluğu siyasetin önkoşulu sayan, Spinoza’nın siyasal düzenin amacını tahakküm kurmama ve özgürlük olarak tanımlayan, Marx’ın herkesin özgür gelişimini birbirine bağlayan kuramsal ufku bu zeminin güçlü halini anlatıyor.

Sayın Öcalan’ın İmralı savunmalarından 2009 Yol Haritası’na ve 2025-2026 çağrılarına uzanan düşünsel hattının merkezindeki ayrım tam da buradadır. Ayrı bir ulus-devlet kurmak, şu an tarihsel toplum sosyolojisine cevap vermiyor. Asıl mesele, mevcut Cumhuriyeti etnik ve vesayetçi mülk olmaktan çıkarıp demokratikleştirmektir. Kürtler için aranan şey ayrılmak veya asimile olmak değil; kendi dilsel, kültürel ve toplumsal varlığını koruyarak ortak devlete gönüllü katılımı sağlayan bir “demokratik........

© Yeni Yaşam