menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

140 yıl sonra 1 Mayıs’ta Dünya ve Türkiye işçi sınıfının durumu

48 0
01.05.2026

Bundan 140 yıl önce ABD’de 13.000 işyerinde çalışan 300.000 işçi iş bırakarak sokaklara çıktı. Eylemlerinin nedeni, günde 16 saati bulan çalışma sürelerinin 8 saate düşürülmesini ve ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini sağlamaktı.

Şikago, 1 Mayıs Günü olarak bildiğimiz kutlamanın doğduğu şehir. 1886 yılında, şehrin Haymarket Meydanı yakınlarında, 8 saatlik çalışma günü için grev yapan işçileri desteklemek amacıyla düzenlenen barışçıl bir işçi mitingi, bir düzineden fazla kişinin ölümüne yol açan bir çatışmaya dönüştü ve yüzlerce eylemci işçinin zulüm görmesiyle sonuçlandı. Bu bedel ödendi ama bu mücadelenin sonucunda, resmi olarak 1 Mayıs 1886 tarihinden itibaren çalışma saatleri günde 8 saate düşürüldü.

Önce mücadele, sonra bayram!

İşte bu nedenle, dünyanın her tarafında, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi halklar 1 Mayıs’ı yasal ya da yasal olmayan biçimlerde hem bayram hem de mücadele, birlik ve dayanışma günü olarak kutluyor.

“1 Mayıs sadece bir güç gösterisi değildir. Bugüne kadar inşa ettiğimiz her şeyin bir sınavıdır. 1 Mayıs, 2 Mayıs’tan itibaren mücadeleye devam etmek için gerekli gücü nasıl kazandığımızı gösterir. İşçiler ve emekçi halkların bir araya gelmesi, gücü elinde tutanların elinden bu gücü alan tek şeydir. 1 Mayıs’ın anlamı da budur”. (1)

Günümüz koşulları dikkate alındığında, 1 Mayıs’ın birlik, dayanışma ve mücadele boyutunun ön plana çıkartılarak kutlanması daha anlamlıdır. Çünkü bugün gelinen duruma bakıldığında; hala birlik ve dayanışma içinde uğruna mücadele edilecek ve kazanılabilecek çok şeyin olduğu, egemen sınıfların ise emekçi halklara karşı baskılarını artırdığı, onların kazanımlarını geri almaya çalıştığı çok açıktır.

Dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 32.793 TL, yoksulluk sınırının ise 106.817 TL’ye yükseldiği koşullarda, artık Türkiye işçi sınıfının içinde bulunduğu durumu “sefalet” ya da “açlık-yoksulluk” gibi sözcüklerle anlatabilmek çok zor. Çünkü asgari ücret bu yılın ilk ayından itibaren açlık sınırının altına düştü; dört kişilik bir ailenin tüm üyelerinin asgari ücretle çalıştığı varsayımında dahi, hane halkı geliri yoksulluk sınırına ulaşamıyor. 12 milyon kişiyi aşan geniş tanımlı işsizliğe her geçen gün üniversite mezunu yeni genç işsizler ekleniyor. Gelecek umutlarını yitiren gençler çareyi başka diyarlarda arıyor.  Emekçilerin ücretlerinden kesilerek oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonu, asıl sahipleri olan işçilerin yarasına merhem olmak yerine, “teşvik” adı altında sermayeye peşkeş çekiliyor. Emekliler, açlık sınırının altındaki asgari ücretin yüzde 30 aşağısında kalan sefalet aylıklarıyla yaşam savaşı veriyor.

Dünyada işçilerin çalışma ve yaşam koşulları kötüleşti

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 2026 raporu (2); küresel işgücü piyasalarındaki iyileşmenin sonlandığı ve belirsizliğin hâkim olduğu karanlık bir tablo çiziyor. 2026 yılında 2,1 milyar işçinin kayıt dışı istihdama mahkûm olacağı öngörülürken, çalışan yoksulluğuyla mücadeledeki ilerlemenin son 10 yıla kıyasla çok yavaşladığı ve yaklaşık 284 milyon işçinin aşırı yoksulluk sınırının altında ücretlerle geçinmeye çalıştığı görülüyor.

Kadınlar, işgücüne katılımda ciddi engellerle karşılaşmaya devam ederken, gençlerin eğitim ve istihdam dışında kalma oranlarındaki artış ve yapay zekâ kaynaklı otomasyon riskleri gelecek nesillerin istihdam alanlarını tehdit ediyor. İşyerinde yapay zekâ destekli algoritmik yönetim biçimlerinin iş hukuku normlarını nasıl aşındırdığı, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini nasıl esnettiği giderek daha net görülüyor. Reel ücretlerin yüksek enflasyon karşısında erimesi, işgücü verimlilik artışlarının ücret artışına yansıtılmaması, insana yakışır iş açığının önümüzdeki süreçte daha da derinleşeceğini gösteriyor. Küresel Güney’de yoğunlaşan bu açık, uluslararası sosyal politika standartlarının yerel ölçekte ne kadar yetersiz uygulandığının da bir göstergesi niteliğinde.

Toplumsal cinsiyet eşitliği olmayan bir düzen

Kadın işçiler, dünya genelinde, aynı sektörlerde ve eşit işlerde erkek işçilerden ortalama yüzde 23 daha az ücret alıyor. Kadın işçilerin yüzde 75’i (600 milyon) her türlü yasal haktan yoksun bir biçimde kayıt dışı çalıştırılıyor. Kadınların ev işleri, çocuk bakımı gibi karşılığı ödenmemiş emeklerinin yıllık değeri ise 10 trilyon doları buluyor (dünya yıllık hasılasının yaklaşık onda biri kadar).

Yani kadınlar ücretli emeklerinin 10 katı kadar da ücretsiz çalıştırılıyor. Üstelik erkeklerden daha uzun saatler ve ortalama çalışma ömürlerinde 4 yıl daha fazla çalışıyor. Dünyadaki 781 milyon okuryazar olmayan insanın üçte ikisi kadınlardan oluşuyor ve bu oran son 20 yıldır hiç değişmedi. 153 ülkedeki yasalar ekonomik olarak kadınlara karşı ayrımcılığa izin veriyor. 18 ülkede ise erkekler eşlerinin çalışmasını yasal olarak önleyebiliyor. Dünya çapında her 3 kadından 1’i yaşamları boyunca şiddet ya da tacize uğruyor (3).

Bu tablo, çalışma yaşamında cinsiyete dayalı ayrımcılığın sadece istihdam pratiklerinde değil, mevcut iş mevzuatlarının uygulanmasındaki eksikliklerde ve ataerkil kapitalist üretim ilişkilerinin köklerinde yattığını kanıtlıyor.

Türkiye’nin 2025 yılı toplumsal cinsiyet eşitliği karnesine bakıldığında, ülkenin Avrupa ortalamasının çok uzağında kaldığı açıkça görülüyor (4). Avrupa bölgesindeki 40 ülke arasında sonuncu olan Türkiye, küresel ölçekteki 148 ülke arasında ise ancak 135. sırada yer bulabiliyor. Genel skoru yüzde 63,3 olan Türkiye’yi, 16 yıldır zirvede yer alan ve cinsiyet eşitliğinde yüzde 92,6 skora ulaşan İzlanda gibi ülkelerle kıyasladığımızda, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ne kadar belirginleştiği daha iyi anlaşılıyor. Özellikle sendikal örgütlenmede ve toplu iş sözleşmesi süreçlerinde kadın temsiliyetinin zayıflığı, bu eşitsizliğin kurumsal düzeyde de yeniden üretilmesine neden oluyor.

Kendi içinde parçalara ayrılmış bir işçi sınıfı

Kapitalizm bir yanda az sayıda servet zengini yaratırken, diğer yanda, öncesinde işçi olmayan bazı insanlar, bırakın sınıf atlamayı, giderek artan bir şekilde proleterleşiyor ve mülksüzleşiyor.  Bu süreç dünyanın her yerinde........

© Yeni Yaşam