menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hiç değilse haberleri olsun

15 0
27.01.2025

Kartalkaya’daki felaketin üzerinden bir hafta geçmişken, hepsi de bu rezaletten bal gibi sorumlu olan makamlar, suçu birbirinin üstüne atmaya, normalde ‘yetki’ delisi olan adamlar bu meselede ne kadar ‘yetkisiz’ olduğunu kanıtlamaya uğraşıyor. Sonuçta olacakları şimdiden biliyoruz; halkımızın ‘vah gidene’ deyimiyle özetlediği durumla karşılaşacağımız kesin gibi.

Ama bu arada alttan alta başka bir şey daha yürüyor sanki. Yoksullar ülkesiyiz biz; insanlar -iyice zıvanadan çıkmış ucubeler hariç- elbette orada yaşanan korkunç şeyden dolayı acı duyuyorlar; fakat bu arada kısmen sınıfsal, kısmen de haset duygusuyla ilgili (ikisi birbirinden ayrıdır) başka bir tartışma pek su yüzüne çıkmadan sürüyor. İnsanlar, söz konusu otelin gecelik fiyatlarını okuyorlar, sonra dönüp kendi sefil hayatlarına bakıyorlar ve bu kadar parayı verdikten sonra üstüne bir de yanarak ölen insanlar hakkında karmaşık duygular içinde kalıyorlar. Çünkü berbat bir yaşamları var, çünkü üç kuruş uğruna çalışıp asla bu şansa sahip olamamanın acısını da yaşıyorlar.

Bir şeyi açıklığa kavuşturarak ilerleyelim. Türkiye’nin ultra-zenginleri Kartalkaya’nın semtine bile uğramaz. Burjuvazinin eski klanları zaten uğramaz da, AKP gölgesinde parlamış ‘piranha’ takımı da o tür tatiller için çok başka imkânlara sahip. Ama Türkiye’de bir kesim var. Orta sınıf desen orta sınıf değil. Küçük-orta boy şirketlerin yöneticileri, amele gibi çalışanların dışındaki yönetici mühendisler, iyi kazanan kesimden hekimler, ortanın üzerindeki bürokratlar, vb… Felakette yaşamını yitirenlerin listesine baktığınızda kolayca görebileceğiniz bir tablo bu. Bizden değiller ama bir Rahmi Koç ya da Mehmet Cengiz filan da değiller.

Ama BİM müşterileri olarak bizim dünyamız o kadar felaketli ki, an itibarıyla durduğumuz yerden çok yukarılarda görünüyorlar. Son yirmi, hatta üç-beş yılda ufkumuzu daralta daralta hepimizi köstebeğe döndüren düzen, kafamızı da karıştırıyor. Sokak röportajlarında çok karşılaşıyoruz, değil mi? Şu, “çıkar bakalım telefonunu” diyen dayılar! Emekli maaşının yettiğini söylüyor mesela adam. Yetiyor evet, çünkü ‘ihtiyaç’ denilen şey, çoktandır ‘hayatta kalma’ seviyesine kadar indirilmiş durumda. Daha vahimi şu: Aynı röportajlarda ‘geçinemiyorum’ diye feryat edenler de aslında aynı ‘ihtiyaç’ ölçüsüne sahip. Durum öylesine korkunç bir noktada ki, şikâyetçi yurttaşlar da feryat ederken, karın doyurmak, kira ödemek, fatura ödemek, ayağına pabuç almak gibi son derece basit ve en temel insani ‘ihtiyaçlardan’ söz ediyorlar. Yani onlar da aslında kendilerini en dibe mahkûm görüyor ve daha fazlasını talep etmiyor.

2001’de asgari ücretin bir buçuk katı olan emekli maaşı, 2023’te asgari ücretten yüzde 30 daha düşük hale gelmiş, ‘ortalama ücret’ seviyesinde olan asgari ücret artık zaten dibe vurmuş, memlekette 5 milyon hane (her 5 haneden biri) ‘yardım’la ayakta duruyor ve ‘ihtiyaç’ denilen şeyin tanımını işte bu sefalet durumu belirliyor. Adım adım izlenen ‘ihtiyaçtan vazgeçirme’ politikası, ‘ihtiyaç’ tanımını her gün daha aşağıya çekerek........

© Yeni Yaşam