HAÇLI SEFERLERİ BİTTİ Mİ?
Kılıçlar sustu ama zihinlerdeki savaş hâlâ sürüyor…
Tarih; yalnızca kralların, taht kavgalarının, orduların, meydan savaşlarının ya da imparatorlukların yükselişlerinin hikâyesi değildir. Aynı zamanda inançların, fikirlerin ve medeniyetlerin görünmeyen cephesidir. Haçlı Seferleri ise bu cephenin en kanlı, en örgütlü ve en derin iz bırakan örneklerinden birini teşkil eder. “Haç” sembolünü göğsüne işleyen orduların Avrupa’dan kalkıp Doğu’ya doğru yürüyüşü, iki yüzyıl boyunca yalnızca toprakları değil, bütün bir coğrafyanın kaderini ateşe sürüklemiştir.
İsmini savaşçıların elbiselerine işledikleri haçtan alan bu seferler, Avrupa’dan Levant’a kadar uzanan geniş bir hattı kan gölüne çeviren büyük askerî hareketlerdi. Fakat bu seferler sadece din çağrısına uyan masum şövalyelerin “kutsal yürüyüşü” değildi; siyasetin, ekonomik çıkarların ve Batı’nın yüzyıllar boyunca değişmeyen hükmetme arzusunun örgütlü bir hamlesiydi.
1096 yılında Papa II. Urban’ın Clermont Konsili’nde yaptığı çağrıyla başlayan seferler, görünüşte Kudüs’ü “kurtarma” amacını taşımaktaydı. Haçlı Seferlerinin gerçek yüzünü anlamak, tarihin yalnızca kanlı meydanlarını değil, devletlerin zihnî dünyasını da çözmektir. Batı dünyası yüzyıllar boyunca bu seferleri “dinin çağrısına uygun masum şövalyelerin kutsal görevi” gibi gösterdi. Oysa Haçlı Seferleri kutsallığa sığınıp siyasetin, ekonomik aç gözlülüğün ve medeniyet rekabetinin kılıfı haline getirilmiş, yayılma hırsıyla yoğrulmuş büyük bir teşebbüstü. Görünen sebep başkaydı, görünmeyen bambaşka.
Görünürdeki sebep basitti: Kudüs. Kilisenin tek bir hamlesiyle Avrupa’nın geri kalmış feodal kitleleri ateşe sürüklendi. O dönemde Avrupa’da yoksulluk, toprak........
