menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Emsalsiz bir tarih, emsalsiz bir rejim karşısında hegemonya da olsa resmiyetten uzak

76 0
21.03.2026

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren tesis edilen Kemalist rejimin işleyiş biçimine biraz yakından bakanlar bunun tarihteki benzersizliğini hemen görürler. Benzersiz bir Jakobenizm, benzersiz bir kurtuluş anlatısı, benzersiz bir cumhuriyet deneyimi, benzersiz bir devrim ve kimlik, tarih, toplum ve birey inşa süreci, benzersiz bir modernleştirme projesi. Maalesef hiçbirinde hiçbir olumluluk bulabileceğimiz bir yanı yok bu benzersizliğin.

Nuray Mert’le başlattığımız, şahsen çok yararlı bulduğum bu tartışmada mevzu açıldıkça açılıyor. Tam bu noktada kendisini “yeni resmi tarih” endişesi noktasında rahatlatır mı bilmem ama bu tespitle başlamak istedim. Kemalizmin resmi tarih tesis etme kanalları, araçları, aygıtları ve süreçlerinin Türkiye’de bir daha tekrarlaması neredeyse imkânsız. Bence dünyanın başka bir yerinde de tekrarlamamış ve tekrarlaması çok zor. Denendiği yerler olmuştur ama en radikalinde bile mesela toplumun dini anlayışı, yaşam tarzı, kılık kıyafeti, kendilik tanımı, tarihi, dili, hafızası hatta alfabesi bu kadar radikal bir biçimde değiştirilmedi. Emsaline bakalım, Sovyetler? İtalya? Almanya? Çin? Hepsinde kültür devrimleri de yaşandı ama bu kültür devrimleri bir ülkeyi halkına rağmen bir medeniyet havzasından koparıp başka medeniyet havzasına ekmeye çalışmadı.

Bu emsalsiz devrim biçiminin toplumda büyük baskılarla olması kaçınılmazdı elbet. Kaçınılmaz olan bir başka şey de bütün bu baskıların bir ömrünün olması. Bastırılan elbette bir noktadan sonra patlar, patlak verir.

Bu dönemde anlatılan ve alternatifine hiçbir telaffuz imkânı veya alanı bırakmayan resmi tarih hem akıldışı, mitolojik, bir o kadar gerçeklerden kopuk ama onun eğitim müfredatları, törenler ve mecburi ezberler yoluyla insanlara yerleştirilmeye çalışılmasının da bir emsali yok. Yani bahsettiğimiz bir asimetri de burada. Bugün eleştiriye ve hatta mizaha konu olabilecek olan bu tarih anlayışına yapılan eleştirilerin ne kadar hegemonik olursa olsun bir resmi tarih seviyesine veya onunla aynı seviyede bir güce çıkması zaten mümkün değil. İşin daha vahim tarafı, tekrarlama pahasına söyleyelim, bugün o resmi tarih hala törenlerle, okul müfredatlarıyla ve mecburi ezberlerle gençlerin dimağına işlenmeye devam ediyor. “Yeni resmi tarihin” öyle bir imkanından hiç bahsedemiyoruz ki olmamalı da.

Nuray Mert’in burada iki farklı düzeyi birbirine karıştırdığını düşünüyorum. Birincisi devletin eğitim sistemi, ders kitapları, resmi tören dili, kanonik kahramanları, makbul vatandaşlık tanımı ve bunların on yıllar içinde ürettiği zihniyet kalıplarıdır. İkincisi ise mevcut siyasi iktidar etrafında oluşan gündelik söylem üstünlükleridir. Bunlar aynı şey değildir. Her hegemonik söylem resmiyet üretmez; her siyasi üstünlük de kendiliğinden tarihsel kuruculuk vasfı kazanmaz. Türkiye’de erken Cumhuriyet’ten beri kurulan resmi tarih anlatısı, sadece bir iktidar söylemi değil; okul, müfredat, hukuk, matbuat rejimi, akademi, sembolik şiddet ve dışlayıcı vatandaşlık terbiyesi üzerinden kurumsallaşmış bir zihniyet rejimidir. Benim işaret ettiğim budur.

Bu yüzden, bir siyasetçinin hangi makamda olursa olsun en ağır bir sözü ile neredeyse yüz yıllık kurumsal tarih rejimini aynı kefeye koymak analitik olarak doğru değildir. “Bu ülkeyi ayyaşlar yönetiyordu” sözünü doğru bulmak zorunda değiliz. Ben de tarihsel tahlilin yerini ahlaki yaftalamanın almasını doğru bulmam.........

© Yeni Şafak