Kelam geleneği (3)
Bu yazıda kelam geleneğinin üçüncü hususiyetini müzakere edeceğim. Bilindiği üzere hem kelamcılar hem de filozof ve sûfîler kelamın temel işlevlerinden birinin dinî inançları savunmak olduğunu dile getirir. Hatta filozof ve sûfîler bu işlevin kelam için tanımlayıcı olduğunu düşünür. Meşhur filozof Fârâbî kelamın asıl itibariyle retorik (hatabî) bir disiplin olduğunu, cedel payesine bile sahip olmadığını ve bir kelamcının ancak nadiren başka din mensuplarıyla tartıştığında cedel yapabileceğini söyler. Buna göre kelam, hakiki bir bilim değildir, biçimsel olarak bilim görünümünde olsa bile asıl itibariyle kesinlik arayışında olmayan, dolayısıyla kesinliğe ulaşmak için gerekli şartları taşımayan bir çalışma alanıdır. Bu yaklaşımının genel olarak felsefe geleneğinin tavır ve hissiyatını temsil ettiği söylenebilir. Sûfîler de benzer şekilde kelamın bir disiplin olarak cedelci (tartışmacı) bir karaktere sahip olduğunu, hakikat araştırmasına elverişli olmadığını düşünür. Nitekim Gazzâlî kendi dönemindeki hakikat iddiasına sahip zümreleri değerlendirdiği el-Munkız adlı eserinde kelamın erken dönemde inançları savunmak üzere yola çıktığını, daha sonra hakikat araştırması olmaya evrildiğini ama bunu başaramadığını ve savunmacı karakterini aşamadığını söyler. Benzer değerlendirmeler İbnü’l-Arabî ve Konevî’de de görülebilir. Bu sebeple filozof ve sûfîler, kelamın gerçekte savunma işlevi görmek için ihdas edildiğini düşünür. Dolayısıyla onlara göre bir toplumda inançların savunusu için ve inançları savunmaya yetecek kadar kelamcı olmalıdır, fazlası o toplumun hakikat arayışı önünde engele........
