menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kelam geleneği (2)

31 0
09.03.2026

Geçen yazıda kelam geleneğinin üç hususiyeti olduğunu belirtmiş ve bunlardan ilkini açıklamıştım. İkinci hususiyet, inanç esaslarının makuliyetini gösterme işi idi. Gerek bir bilim veya çalışma alanı gerekse bir tavır olarak kelamı, diğer gelenekler karşısında ayrıcalıklı konuma getiren temel özelliklerden biri, inanç esaslarının makuliyetini göstermek işini üstlenmesidir. İslam’da düşüncenin tarihiyle uğraşanların aklına hemen inançlarının makuliyetini gösterme vazifesinin sadece kelama ait olmadığı düşüncesi gelebilir. Evet, Müslüman filozofların metinleri de İslam inançlarının aklî açıklamasını ihtiva eder. Yine kelamda amaçlanan makuliyetin insanın idrak imkânlarının tamamını kullanmaktan aciz olduğunu ileri süren sûfîlerin metinleri de nihai tahlilde makuliyet açıklamalarını barındırır. Fakat hiçbir gelenek, kelam kadar mesaisini İslam akaidinin aklî açıklamasını yapma ve makuliyet şartlarını belirli bir dönemdeki bilimsel bilgi hacminin tamamını dikkate alarak belirleme çabasını asli gaye hale getirmez. Bu bağlamda birisi, kelamın asli vazifesi, diğeri ise bu vazifenin yapılma şartlarıyla ilgili iki unsurun vurgulanması gerekir.

Birincisi: Kelamın bir ilim olarak temayüz etmesini sağlayan şey, zaten inanç esaslarının nazarî seviyede anlaşılması çabasıdır. Dolayısıyla inanç esaslarının makul bir açıklamasını yapamayan bir kelam, gerçekte kelam olmayan bir kelama dönüşür. Bu demektir ki herhangi bir dönemde kelam ilmini temsil edenler, İslam akaidinin makul izahını yapamadıkları sürece kelam meşru zemine sahip değildir.

İkincisi: Kelam bu vazifeyi belirli bir dönemin bilimsel bilgi hacmini........

© Yeni Şafak