İbnü’l-Heysem’e göre ‘Nûr Estetiği’
Mühendis olduğu söylese de İbnü’l-Heysem, ilimlerin ilk tasnif zemini olması bakımından felsefeye (metafiziğe) birinci derecede tâbidir. Bu nedenle, nûru/ışığı bir mühendis bakış açısıyla incelerken “mücerred nûr” ile “arazî nûr”, yani nûr / ışık / ziya / şu‘a‘… vb. ayrımlarda İslâm metafiziğinin içinde durur.
Buna göre ışık, İbnü’l-Heysem’de yalnızca bir fizik hadisesi değildir; görünür olanın kaderidir. O, nesneleri aydınlatan bir şey olmaktan önce, onları görünür kılan, birbirine bağlayan ve aralarındaki mesafeyi anlamlı hâle getiren bir akıştır. Bu yüzden ışığın nasıl davrandığını anlamak, aynı zamanda dünyanın nasıl göründüğünü, hatta nasıl “görülmesi gerektiğini” anlamaktır.
Onun ısrarla gösterdiği gibi ışık, düz çizgiler hâlinde ilerler. Ama bu basit görünen hakikat, aslında bir görme ahlâkının başlangıcıdır. Çünkü bu, bakışın keyfî olmadığını, bir nizama tâbi bulunduğunu söyler. Işık gelişigüzel dağılmaz; her temasında bir iz, her kesilişinde bir gölge, her yansıyışında yeni bir yön üretir. Sanat da burada başlar: Işığın bu düzenini sezmede ve onu yeniden kurmakda…
İslâm sanatlarına bu gözle bakıldığında, orada ışığın yalnızca bir aydınlatma unsuru olmadığı hemen fark edilir. Işık, sanatın kurucu ilkesidir. Bir caminin avlusuna girildiğinde hissedilen şey, taşın sertliği ya da boşluğun genişliği değil; ışığın mekân içinde dolaşma biçimidir. Güneşin yüksekten süzülen ışığı revakların gölgesinde yumuşar; kubbenin iç yüzeyinde kırılır; pencerelerden süzülürken incelir; çinilerin üzerinde çoğalır. Böylece mekân,........
