Küresel jeopolitik güç dengesinde Türkiye’nin dönüşen rolü ve jeostratejik otonomisinin önemi
Bugünün jeopolitik savaşları; küresel bir gücün dünyanın herhangi bir yerindeki küçük bir adacığa asker çıkararak kendince “hayati çıkarlarını koruduğu”; Hürmüz gibi en dar noktası 33 km olan bir boğazın kapatıldığında küresel ekonomiyi krize sokabilecek stratejik bir silaha dönüşebildiği bir duruma evrildi. Bu açıdan Tayvan Boğazı’nda ya da Grönland’daki herhangi bir gerilim de artık küresel jeopolitik savaşının birer laboratuvar alanları olarak kabul edilmeli.
Modern anlamda jeopolitik teorinin temellerini atan Halford Mackinder ve Nicholas Spykman yaşasalardı küresel güç mücadelelerinin geldiği bu noktaya ne derdi? Öz olarak her ikisi de küresel hakimiyetin anahtarının Avrasya kıtası olduğunu savunmuş olsa da bu hakimiyete varmada farklı yol ve yöntemler önermişlerdi. Mackinder’in tarifiyle, İngiltere-ABD ittifakının Alman-Sovyet gücüne karşı jeopolitik rekabetinde Doğu Avrupa’dan Volga Havzasına kadar uzanan bir coğrafyada “Kara Hakimiyeti” ne sahip olan tarafın üstünlük sağlayacağını vaaz ediyordu. Spykman ise özellikle Soğuk Savaş boyunca kendisine daha da büyük bir prestij sağlayan ünlü “Kenar-Kuşak” teorisini savundu. Mackinder’e antitez olarak Avrasya’ya hakim olmanın sadece Doğu Avrupa’ya değil onu çevreleyen Avrupa kıyıları, Orta Doğu, Güney ve Güney Doğu Asya ve Çin’i kontrol etmekten geçtiğine işaret etti.
Spykman’ın bu teorisi ABD’nin Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’ne karşı izlediği “çevreleme” politikasına da ilham oldu. Hatta Kuzey Atlantik’te NATO, Orta Doğu’da CENTO ve Asya’da SEATO’nun kurulmasıyla kenar-kuşak stratejisi tahkim edildi. Sovyetler bu büyük kıyı ablukası sonunda yaşanan ekonomik-jeopolitik izolasyonla da 1991 yılında çöktü. 2000’lerin başına gelindiğinde ise bu kez Mackinder’in “Kim Doğu Avrupa’ya hükmederse Kalpgah onun olur” önermesi yeniden gün yüzüne çıktı. NATO’nun Doğu Avrupa........
