Kur’ân Günlüğü -16. Cüz-
Musa-Hızır kıssası: Zâhir yanıltabilir
Hikmetli Kitab’ın en gizemli kıssasıdır Musa-Hızır kıssası. Kıssa özetle şu şekildedir: Hz. Musa -muhtemelen hizmetinde bulunan- bir gence iki denizin birleştiği yere usanmak bilmeden gitmeye karar verdiğini söyler ve birlikte yola koyulurlar. İki denizin birleştiği yere varınca yanlarına aldıkları kurutulmuş balığı bir yerde unuturlar; balık canlanır ve denize atlar. Bir müddet sonra Hz. Musa, gence azığı getirmesini söyler; fakat genç, konakladıkları esnada balığı bir kayalıkta unuttuğunu söyler. Bunun üzerine Hz. Musa aradıkları yerin orası olduğunu söyler ve geriye dönerler. Burada kendisine Allah tarafından “rahmet ve ilim” verilmiş olan sâlih bir kul ile karşılaşırlar. Hz. Musa, sahip olduğu ilmin bir kısmını kendisine de öğretmesi için ona tabi olmak istediğini söyler. Salih kul, iç yüzüne vâkıf olamayacağı olaylar sebebiyle bu beraberliğe sabredemeyeceğini belirterek kabul etmez. Ancak Hz. Musa’nın ısrarı üzerine, tecrübe edecekleri hadiseler hakkında açıklama yapmadıkça kendisine soru sormaması şartıyla talebini kabul eder. Hz. Musa bu şarta uyacağına söz verir ve birlikte yolculuğa başlarlar. Bu zat önce bindikleri gemiyi deler, arkasından masum bir çocuğu öldürür, daha sonra da uğradıkları bir kasabanın halkı kendilerini misafir etmediği hâlde orada yıkılmak üzere olan bir duvarı ücretsiz olarak tamir eder. Bu üç hadisenin her birinde Hz. Musa, sabredemeyerek bilge kula neden öyle yaptığını sorar. Bilge kul da, “Ben sana benimle beraber olmaya sabredemezsin demedim mi?” diye uyarıda bulunur. Hz. Musa özür dileyip yolculuğa devam etmelerini ister. Salih kul, birinci ve ikinci olaylardan sonra Hz. Musa’nın özrünü ve ricasını kabul eder; üçüncü defa tekrar edince artık ayrılma vaktinin geldiğini söyler. Sonra da söz konusu hadiselerle ilgili olarak davranışlarının sebeplerini anlatır ve bunları Allah’ın emriyle yaptığını söyler. Bu kıssadaki üç kişiden sadece Hz. Musa’nın adı zikredilirken diğer iki kişiden biri “genç adam” (fetâ), diğeri de ilâhî rahmet ve ilme mazhar olmuş “Allah’ın kulu” diye anılır.
Öncelikle bu kıssanın Cenâb-ı Peygamber (sav) ile alakası üzerinde duralım. Taberî’ye göre bu kıssa, müşriklerin bir an evvel cezalandırılmalarını bekleyen Hz. Peygamber’i (sav) tedip etmektedir. Bu kıssanın anlatımıyla Allah, peygamberine şunu bildirmektedir ki, Allah’ın müşrikleri hemen cezalandırmamasını zâhirî boyutuyla değerlendirmemek gerekir. Her şey Allah’ın planı dâhilinde olduğuna göre Allah’ın onları hemen cezalandırmamasında bir hikmet vardır ve bu hikmet zamanla anlaşılacaktır. Râzî ise, kıssa-siyer münasebetini bir önceki yazıda zikrettiğimiz sebeb-i nüzûl rivâyeti üzerinden kurmaktadır. Şöyle ki, mezkûr rivâyete göre Mekkeli müşrikler ve Medineli Yahudiler, Hz. Peygamber’i (sav) kendisine bilemeyeceği sorular sorarak alt etmek istiyorlardı. Zira onlara göre bir peygamber ânında her şeyi bilebilmeliydi. İşte bu kıssanın anlatımıyla Allah, onlara bir peygamberin her kıssayı bilemeyebileceğini, her şeyi anlayamayabileceğini, kendisine sorulan her soruya cevap veremeyebileceğini anlatmış olmaktadır. Bunu da hem Mekkelilerin genel olarak saygı duyduğu ve adını peygamberlikle özdeşleştirdikleri, hem de Yahudiler nezdinde çok müstesna bir peygamber olan Hz. Musa’nın dahi bilemediği, anlayamadığı birtakım hâdiseler olduğu örneğini vererek gerçekleştirmiştir (Bk. Mahmut Ay, Kur’an Kıssalarını Sîret Bağlamında Okumak, s. 199-200).
Bu kıssada anlatılan detayların, nüzûl ortamındaki karşılıkları hakkında şunları söyleyebiliriz: Birinci hâdisede, görünürde Bilge Kul, pek çok insanın içinde olduğu bir gemiyi delmekte, böylece hem gemiye zarar vermekte hem de içindekilerin can güvenliğini tehlikeye atmaktadır. Ancak aslında işin sonucu itibarıyla onları gasp edilmekten kurtarmakta ve........
© Yeni Şafak
