İbn Arabî mi haklı İbn Teymiye mi? (2)
İbn Arabî mi haklı İbn Teymiye mi? (2)
İslam tarihinde, Müslümanların enerjisini gereksiz yere tüketen ve toplumları derin kamplaşmaya mahkûm etmesi sebebiyle “Keşke hiç olmasaydı!” dedirten olgulardan biri, “selefî-sufî-” çatışmasıdır. “Çatışma” kelimesini özellikle kullandım; zira “ihtilaf ve tartışma” gayet doğaldır. Ancak sorun, tartışmanın çatışmaya evrilmesidir. Çünkü tartışmada fikir ve delil, çatışmada ise tahkir ve tekfir vardır.
Bu gazetede yazdığım ilk köşe yazısında, yazılarımın “ikiliğe değil birliğe çağırmasını, Müminler ve iyiler arasında tefrikaya değil, tevhide vesile olmasını, kavgaya değil sevgiye yönlendirmesini, nefret tohumları değil muhabbet tohumları ekmesini” niyaz etmiştim. İlk köşe yazılarımın başlıkları ise art arda şöyleydi: “Tevhid İttihadı Gerektirir”, “Müslümanlarda Tevhid ve İttihad Şuuru Olsaydı Ne Olurdu?” ve “Müslümanlarda Birlik Şuuru Nasıl Güçlendirilebilir?”
“Niyazımı” da o niyazı yaptıran “derdimi” de unutmuş değilim. Bilakis günbegün bu konudaki derdim ve ızdırabım arttığı gibi niyazım da derinleşiyor. Kendimi bildim bileli en önemli dertlerimden biri Müslümanların çatışmaya varan tartışmaları, bölünmeye ve kutuplaşmaya götüren ihtilafları oldu hep. Henüz on yaşlarındayken farklı mezhep ve meşreplerdeki İslâm âlimleri ve âriflerinin Fatih Camii’nde cuma günleri toplanıp Müslümanların meselelerini istişare etmek üzere bir araya geldiklerini/gelmeleri gerektiğini hayal ederdim hep. Bunu neden yapmadıklarını da bir türlü anlayamaz, büyüdüğümde böyle bir “istişare meclisi”nin gerekliliğini anlatmanın en önemli vazifelerimden birisi olması gerektiğini telkin ederdim kendime.
Bu girizgahtan sonra şunu söyleyebilirim: “İbn Arabî mi haklı İbn Teymiye mi?” başlıklı yazı(ları)m asırlardır devam eden bu alevli tartışmaya bir odun daha atıp alevi harlandırmak gayesine matuf değil elbette. Bilakis amacım, bu tartışmanın şiddetinin hafifletilmesine küçük de olsa kendi vüsatimce katkıda bulunabilmektir. Bu amacın gerçekleşmesine yönelik olarak şu dört noktaya dikkat çekmek isterim:
1. Hicrî 3. asırdan itibaren sûfîleri ağır bir dille tenkit eden âlimler olmuştur. Sûfîleri ve tasavvufî düşünceyi ilk tenkit eden İbn Teymiye değildir; ancak İbn Arabî’yi ilk tenkit ve tekfir eden odur. İbn Teymiye, aslında Cüneyd, Muhâsibî ve özellikle Geylânî gibi sûfîler hakkında çok saygılı ifadeler kullanır, onlardan sık sık alıntılar yapar. Ancak İbn Arabî ve takipçilerini “sûfîler” olarak değil “hulul ve ittihatçılar” olarak tanımlar ve onlara ayrı bir muamele yapar. İbn Teymiye, Mısır’da iken kendisine verilen İbn Arabî’nin Fusûs’unu okuduktan sonra İbn Arabî ve takipçilerini çok ağır bir dille tenkit, tahkir ve tekfir etmeye başlamıştır. İbn Teymiye, tekfir meselesinde ilkesel olarak şahısları değil fikirleri tekfir ettiğini söyler. Ancak defalarca İbn Arabî’nin fikirlerini tekfir edip onun mülhid, zındık ve firavundan daha sapık biri olduğunu söyledikten sonra bu ilkenin pratikte bir karşılığının........
