“Zamanın zekâtı”
Sözü söze ulamadık.
Teselli yumağının düğümlerini beyhude çözmeye uğraşmadık.
Dışarda yağmur yağıyordu. Ben yürümekten bitkin, o günlerdir devam eden taziye ziyaretlerinden yorgun…
Birbirimizi kapının eşiğinde, yorgunluğun deminde bulduk.
Öyle ansızın karşılaşınca haftalar sonra açık denizde kara parçası görmüş denizci misali, bu rastlantıyı nimet bilip şükrünü eda etmek üzere karşı karşıya oturup öylece sustuk...
Bazen insanın dışı susarken içi konuşur. Öyle bir konuşur ki muhatabınızın bu iç sesleri, birbirini bastırmaya çalışan farklı frekansları duyduğunu zannederek endişeye kapılırsınız. Çoğunlukla insanın içi ile dışı bir kumaşın tersi ile yüzü gibidir. Ama bazen tersi de yüzü de aynı olan “temiz” kumaşlar, neresi düzü neresi tersi olduğu anlaşılmayan kilimler de çıkar karşınıza.
Biz şu an, cam kenarında karşı karşıya oturmuş yarım asrı aşmış aşinalığın verdiği yakınlıkla zamanı üzerimizde ne bir yük gibi hissediyorduk ne içinde yüzdüğümüz bir nehir gibi. Kendimizi bu dünyada unutmanın, parantez içine almanın temrinini yapıyorduk bir arada ve sesiz. Öğrenmiştik, sessizlik bir dostun yanında tadıldığında yalınlığın berraklığını kuşanır.
İlk gençlik yıllarımızda, “zamanın mahluk” olduğunu öğrendiğimiz o zor yıllarda, zamana dair ne kadar çok cümle kurarsak sanki zamanı o kadar tanımlayabilir, tamamlayabilir, zamanın zekâtını verebilirmişiz gibi gelirdi. O zor yıllarda “zamanın zekâtını verme” bahsi hiç peşimizi........
