Hürmüz’de tehdit diliyle gelmeyen barış ve tırmanan kriz
28 Şubat'ta ABD-İsrail ikilisinin uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayarak başlattığı İran savaşı, küresel güç dengelerini derinden sarsarken, bu ikili tarafından tırmandırılan agresif politikaların ağır faturası netleşmeye başladı.
Sahada büyük bir mağlubiyet yaşayan ABD'nin diplomasi masasında da istenen sonuçları alamaması, yine ABD tarafından diplomasi kapılarının tek taraflı dayatmalarla kapatılmasına yol açıyor.
Geçici ateşkes ve müzakere süreçlerinin tıkandığı bu yeni aşamada, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı hattındaki askeri tırmanış sadece Ortadoğu'yu değil, tüm küresel ekonomiyi öngörülemez bir felakete sürüklüyor.
Trump yönetimi, müzakere şartlarını kendi lehine çeviremedi
17 Haziran'da sağlanan geçici mutabakat, taraflara nihai bir barış zemini oluşturmak adına zaman tanımıştı.
Ancak Washington yönetiminin takındığı uzlaşmaz tavır ve Trump'ın uzlaşmayı reddeden açıklamaları, diplomatik kanalları tamamen işlevsiz hale getirdi.
Anlaşma şartlarını kendi lehine tek taraflı esnetmeye çalışan ABD yönetimi, Hürmüz Boğazı'nın seyrüsefer ve yönetim yetkileri hususunda bölgesel gerçeklikleri görmezden gelen bir tutum sergiledi.
Müzakere masasını bir uzlaşı aracı değil, şartlı bir teslimiyet mekanizması olarak kurgulayan Beyaz Saray, beklediği tavizleri alamayınca diyalog zeminini tamamen terk etti.
Üstelik sürecin diplomatik bir çözüme kavuşması için yapıcı adımlar atan Umman gibi bölgesel aktörlere yönelik sergilenen tehditkâr söylemler, diplomatik nezaket ve uluslararası ilişkiler ilkelerinin ne kadar uzağında kalındığını gözler önüne serdi.
Müttefiklerini dahi hedef alan bu kontrolsüz üslup, ABD'nin Orta Doğu'da yürüttüğü stratejinin ne derece basiretsiz ve çıkmazda olduğunu........
