Parayı durdurmak iyileştirmez: Altın prangalardan euroya
İlk yazıda paranın nasıl yaratıldığını, onun bir imtiyaz ve egemenlik aracı olduğunu, kontrolsüz bırakıldığında bir sömürü kanalına dönüşebileceğini anlatmıştım. Bu noktada bazen ezber itirazlar geliyor: "Madem para yaratmak bir imtiyaz ve ezberimizde enflasyonun kaynağı bu, çözüm basit — merkez bankası basmasın, devlet borçlanmasın, bankalar kaydi para üretmesin. Böyle bir düzende enflasyon da olmaz. Ne de olsa para basarsak enflasyon olur." Kulağa temiz, hatta ahlaki geliyor. Oysa bu, hastalığı tedavi etmek için hastanın kanını boşaltmaya benzer.
Açıklayalım. Çünkü büyüyen bir ekonomi sabit bir para stokuyla yaşayamaz. Bir ülke her yıl daha çok mal ve hizmet üretiyorsa ama ortadaki para miktarı sabitse, aynı parayla daha çok mala talip olacağız demektir ve fiyatlar düşer. Kulağa güzel geliyor — "her şey ucuzluyor." Ama bu, ekonominin en sinsi hastalığıdır. Fiyatların düşmeye devam edeceğini bilen kimse bugün harcamaz, yatırımı erteler, bekler; borçlunun yükü her gün reel olarak ağırlaşır; talep çöker, üretim durur, işsizlik büyür. İktisatta buna borç-deflasyon sarmalı denir. "Para basılmasın" demek, enflasyonu değil, onun kötü huylu kardeşi olan deflasyonu davet etmektir.
Meseleyi en yalın hâliyle bir metaforla örnekleyelim. On yaşında bir çocuğun damarlarında yaklaşık üç litre kan dolaşır. O çocuk yirmi yaşına, seksen kiloya ulaştığında bu üç litre yetmez; sağlıklı bir beden beş litreye ihtiyaç duyar. "Fazladan kan üretmek risklidir, olan kan olduğu gibi kalsın" derseniz o çocuk büyüyemez; bodur, gelişememiş, hasta bir bedene mahkûm olur. Para, ekonominin kanıdır. Ekonomi büyürken para da çoğalacaktır — bu bir tercih değil, zorunluluktur. O hâlde sorulacak soru "para üretilmeli mi?" değildir; üretilecektir. Asıl soru, bu kanın hangi damardan geldiği, ne kadar geldiği ve nereye aktığıdır.
Bu afaki bir tez değil. Tarih, "parayı durduralım" diyen ülkelerin başına ne geldiğini bize çok pahalı biçimde gösterdi.
Tarihin en pahalı dersi: Altın standardı ve 1929
Yirminci yüzyılın başında dünya "altın standardı" denen bir düzene bağlıydı: Her ülkenin parası belirli bir altın karşılığına sabitlenmişti ve merkez bankaları ancak ellerindeki altın kadar para basabiliyordu. Bu, bugün pek çok kişinin özlediği o "disiplinli" düzenin ta kendisiydi — parayı keyfî........
