Ehl-i Beyt ile ilişkilerimiz (2)
Dördüncü Lem’a’da Bediüzzaman, mezheplerin imamet hakkındaki görüşlerine değiniyor.
İmamet, Müslümanları Ehl-i Beyttten birisinin yöneteceği meselesidir. Oysa bu konuda nass yoktur. Tek nass, Müslümanların yönetim işini şûra sistemiyle sağlamasını amir ayetlerdir.1
Şianın iddiasını ayetle destekleme imkânımız yoktur. İmamet, yani Hz. Ali ve soyunun, yani Ehl-i Beytin İlâhî nasla belirlenmiş liderliği ve imamların günahlardan masum oluşu prensiplerine dayanır. İmamet, Şia inancının en belirgin farkıdır, peygamberlik misyonunun devam ettiğine inanılır ve imam dinî otorite olarak görülür.
Aslında cüz’î bir mesele olmakla beraber, Şia’da böylesine abartılı yorumlar yapılmıştır. Hatta bu mesele imanî mesele sayılmıştır.
Dolayısıyla Kelâm ilmi de bu meseleyle ilgilenmiştir.
Resulullah’ın Şefkati
Bu meselenin bir yönü, Resulullah Efendimizin (asm) ümmetine olan şefkati ve düşkünlüğüdür. Mahşerde herkes, hatta peygamberler dahi, kendi nefislerinin belasından Allah’a sığındıkları halde, Resulullah Efendimiz (asm) o dehşetli günlerde dahi “Ümmetim! Ümmetim!” diyerek ümmeti üzerindeki şefkatini, re’fetini, eksiksiz bir şekilde gösterecektir.2
Hatta dünyaya geldiği andan itibaren, daha bebek iken, o kıymetli Resul, “Ümmetim! Ümmetim!” hitabını dilinden düşürmemiştir. Bunu muhterem annesi de işitmiştir.
Onun bütün hayatı ve ortaya koyduğu şefkatli ve yüksek ahlâkı, tam bir şefkat meleği ve merhamet ve lütuf önderi olduğunun delilidir. Böyle olması hasebiyle ümmetinin hadsiz salavatına hadsiz ihtiyaç gösteriyor, böylece ümmetinin bütün saadetiyle, sevinciyle, neşesiyle, mutluluğuyla alakadar olduğunu ispat ediyor.
Bediüzzaman burada diyor ki: “İşte bu........
