Ramazanlarımızı kana bulayanlara dair...
Hâdiselerin köklerini, dayandıkları felsefeleri, geçmişteki seyirleri ve ideolojik temellerini araştırmaksızın söyleneceklerin doğru olmayacağını siz de biliyorsunuz.
Neslimizin Ramazan-ı Şeriflerinin üçüncü kışlarını yaşadıklarını, kıymetli bir yazarımız gazetemizde hatırlatmıştı. Yani 1960’ların başından bu yana Ramazan’ı idrake çalışan kuşaklarımız, en kanlı oruçlarının iftarlarını son otuz beş seneden bu yana yapageliyorlar… “Savaş” demiyoruz; zulümden, mağduriyetten, katilden ve göçten etkilenmiş Ramazanlarımızı konuşuyoruz. İftar sevinçlerimizi hüzne çeviren resim ve haberlerle ıztıraba duçar edildiğimiz Ramazanların 1990’lardan sonra başlaması elbette tesadüfî değildi…
Amerikan ve İngiliz bayrakları altında, İslâm coğrafyasını kirletmek üzere Körfez’den giren Pentagondaki Troçkiciler, bu defa güneyden hücum etmişlerdi. Dessas Blair ve Çöl Tilkileri… Yüzlerce yalanlarla… Ramazan-ı Şerif’i beklemişlerdi, âdeta… Kahroluyorduk, iftar sofralarında… Deccal’ın kandırdığı saftirikler ise, katillerimizi Mesih’in askerleri olarak alkışlamışlardı… Hafızalarımıza kanla yazılmış, acıklı uzun Ramazan-ı Şerif’ler yaşamıştık.
Sonra Somali’deki, Bosna’daki ve Çeçenistan’daki insanî felâketlerin, katliamların ve zulümlerin haberleriyle oruçlarımızı açmıştık… Hayırseverlerimiz kıtalar arasında parçalanırcasına koşuşturmuşlardı: Mogadişu, Saraybosna ve Grozni… Veya tüm Kafkasya… Kimin, ümmeti desiselerle ve yanlışlarla kandırdığı meçhuldü. Biz yalnızca ölenleri duyuyor ve resimlerini görebiliyorduk. Arabistan’dan, Orta Asya’dan, Kuzey Afrika’dan ve Avrupa’dan devşirilen anarşistler, ümmete kahraman olarak propaganda ediliyordu.
Bosna’nın yaraları henüz iyileşmedi, yer yer kanıyor. Üç sene boyunca, sığınaklarda ve tünellerde sahur ve iftar eden kahramanların destanları, ümmetin susuzluktan yanan sinelerine az da olsa ferahlık veriyordu.
Kanlı Ramazanların hâlâ içimizi acıtan tarafı ise, ümmetin........
