Meyl-i insaf: Adaletin vicdanlardaki temeli
Asıl güç, adalet duygusunun toplumun her kesiminde kök salmasıdır. Adalet ise sadece mahkeme salonlarında tecelli eden hukuk kurallarıyla değil, fertlerin vicdanında yerleşen insaf duygusuyla hayat bulur. Bediüzzaman Said Nursî’nin Muhakemat’ta nazara verdiği “meyl-i insaf”, bu sebeple yalnızca ferdî bir ahlâk prensibi değil, aynı zamanda medeniyetin temel direklerinden biridir.1
İnsaf, hakkı sahibine teslim edebilme faziletidir. Kendi görüşümüze aykırı da olsa doğruyu kabul edebilmek, sevmediğimiz bir insanın haklı olduğu noktayı teslim edebilmek ve nefsimizin arzularını hakikatin önüne geçirmemektir. Bunun için Bediüzzaman, insafı hakikatin en yakın dostu, tarafgirliği ise en büyük düşmanı olarak görür. Çünkü tarafgirlik, insanın gözünü hakikate kapatır; insaf ise onu hakikate açar.
Risale-i Nur’da sıkça vurgulanan önemli bir ölçü vardır: “Bir mesleğin muhabbetiyle hareket ediniz; başka mesleklerin adavetini kalbinize sokmayınız.”2 Bu düstur, yalnızca dinî hizmetler için değil, siyasî ve sosyal hayat için de evrensel bir ilkedir. Kendi fikrimizi sevebiliriz; fakat bu sevgi, başkasına haksızlık yapma hakkı vermez. İnsaf, farklı düşünen insanların birlikte yaşayabilmesinin en sağlam teminatıdır.
Bugün yaşadığımız birçok sosyal ve siyasî problemin temelinde insaf eksikliği bulunmaktadır. Bir olayın doğru veya yanlış oluşu, çoğu zaman kim tarafından söylendiğine göre değerlendiriliyor. Aynı fiil, dosttan gelince alkışlanıyor; muhaliften gelince mahkûm ediliyor. Oysa Kur’ân’ın emri açıktır: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide Suresi: 8). Mü’minin ölçüsü şahıslar değil, haktır.
Bediüzzaman’ın adalet-i........
