Meşveret ve Karar Ahlâkı-3: Karara uymak, kararı “kutsamak” değildir
Karara uymak, birlik hukukunu gözetmektir. İnsan kendi kanaati kabul edilmese de ortak düzen bozulmasın, hizmet dağılmasın, kardeşlik yara almasın diye karara riayet eder. Bu, nefsin “benim dediğim olmadı” inadını kıran kıymetli bir olgunluktur.
Fakat karara uymak, aklı ve vicdanı askıya almak değildir. Bir insan bir karara riayet ederken, onu bazı yönleriyle eksik bulabilir. Bu her zaman isyan sayılmaz. Bazen sadece düşünmenin, sorumluluk duymanın ve neticeleri takip etmenin tabii sonucudur. Sağlıklı bir meşveret zemini, fertlerinden yalan bir iç tasdik istemez. “Kanaatim farklıydı; fakat ortak hukuk için uyarım, neticelerini de birlikte takip ederiz” diyebilen insana yer açar.
Kararı “kutsamak” ise burada başlar: Kararın etrafına dokunulmaz bir alan örülür. “Meşveret böyle dedi” cümlesi izah olmaktan çıkar, soruları susturan bir mühür hâline gelir. O andan sonra kararın neticeleri değil, kararı sorgulayanların niyeti konuşulur. Hata ihtimali değil, itaat görüntüsü önem kazanır. Böylece karar, hakikate hizmet eden bir vasıta olmaktan çıkar; insanları ölçen bir cetvele dönüşür.
Oysa kararlar beşerîdir. Hürmete lâyıktır, fakat hakikatin yerine geçemez. Bir yol gibi uygulanır; fakat yolun yanlış bir yere çıktığı görülürse bunu söylemek kafileye ihanet değildir. Elbette ikazın da edebi vardır. Bağırarak, kırarak, taraf toplayarak yapılan itiraz muhasebe değil, yeni bir dağınıklık doğurur. Fakat edep içinde yapılan muhasebeyi baştan fitne saymak da topluluğun iç hayatını kurutur.
Karar sonrası dil bu yüzden çok mühimdir. Kararı savunanlar zafer kazanmış gibi davranmamalı, farklı düşünenler mağlup edilmiş gibi hissettirilmemelidir. Çünkü meşveretin sonunda kazanan bir taraf değil, hakikate biraz daha yaklaşan kalpler olmalıdır.
Karara uyarız; çünkü birlik kıymetlidir. Kararı muhasebe ederiz; çünkü hakikat daha büyüktür. Kardeşliği koruruz; çünkü hakikat, kardeşliği ezerek değil, onu terbiye ederek görünür olur.
Meşveret ve Karar Ahlâkı -4- Hayır Çıkan Hata Doğru Olur mu?
İnsan bazen olup bitene sonundan bakar. Bir süreçten beklenmeyen hayırlar doğmuşsa, hemen “Demek ki baştaki tercih doğruymuş” demeye meyleder. Oysa neticenin içinde görünen rahmet, tercihin bütün usulünü aklamaz.
Allah, insanın dar hesabına sığmayan biçimde, bir eksikten bile rahmet kapısı açabilir. Bir kayıp insanı uyandırabilir. Bir kırılma kalbi yumuşatabilir. Bir mağlubiyet daha derin bir dikkate vesile olabilir. Bunlar hayırdır; fakat bu hayırlar, baştaki aceleyi, eksik bilgiyi, ihmal edilen ikazları veya adaletsiz bir üslubu kendiliğinden doğru hâle getirmez.
Burada iki bakış çoğu zaman birbirine karışır: kaderin kuşatıcı hikmeti ve insanın kendi tercihindeki sorumluluğu. Kader, geçmişe baktığımızda kalbi isyandan korur; “Cenab-ı Hak bundan da hayır yaratmış” dedirtir. Fakat aynı cümle, insanın kendi payını görmemesine perde yapılırsa, teselli olmaktan çıkar; nefsin savunmasına dönüşür.
Bazen “hayır çıktı” denilir; fakat içten içe “hata yoktu” demek istenir. “Hikmet var” denilir; fakat aslında “bunu konuşmayalım” mânâsı taşır. Böyle olunca kader dili, muhasebeyi derinleştireceği yerde kapatır. Hâlbuki kader insana gevşeklik değil, mahcubiyet kazandırmalıdır. Çünkü insan bilir ki hayrı yaratan kendisi değildir; kendisine düşen, niyetini, usulünü, tedbirini ve dilini yeniden yoklamaktır.
Risale-i Nur’un kader bahsindeki ölçüsü bu noktada yol göstericidir: Kader, insanı gururdan; cüz-i ihtiyarî ise mesuliyetten kaçmaktan korur1. Demek ki insan güzel neticeler karşısında kendine pay çıkarmaz; acı neticeler karşısında da bütün mesuliyeti kadere bırakmaz.
Bir hadiseden hayır doğduysa, bu önce şükür ister. Fakat şükür, muhasebenin yerine geçmez. Belki en sahih cümle şudur: “Rabbimiz rahmetiyle bu süreçten hayırlar yarattı; fakat bu lütuf, bizim eksiklerimizi görmemize mâni değildir.”
Böyle bakınca insan ne ümitsizliğe düşer ne de kendi hatasını parlatır. Hayır görürse şükreder, zarar görürse ibret alır, hatasını fark ederse istiğfar eder. Çünkü bir hatadan hayır çıkması, o hatayı isabetli yapmaz; fakat o hayrı yaratan rahmet, insanı daha dürüst bir muhasebeye çağırır.
Meşveret ve Karar Ahlâkı -5- Düsturun Arkasına Saklanmak
İnsan bazen hakikate sığınır. Bazen de hakikati kendine siper yapar.
Bu ikisi dışarıdan birbirine çok benzer. İkisinde de doğru kelimeler vardır. İkisinde de ihlâstan, uhuvvetten, meşveretten, tesanüdden bahsedilir. Fakat aradaki fark kelimelerde değil; insanın o kelimeler karşısındaki duruşundadır.
Hakikate sığınan insan, önce kendi nefsini hakikatin önüne çıkarır: “Ben bu ölçüye ne kadar uyuyorum?” diye sorar. Hakikati kendine siper yapan insan ise aynı ölçüyü kendine değil, muhatabına çevirir: “Sen buna uymuyorsun” demeye başlar.
Bediüzzaman’ın bu noktada sarsıcı bir ikazı vardır. Risale-i Nur’un dünya işlerine âlet edilemeyeceğini, dünya işlerinde siper yapılamayacağını söyler. Çünkü Risale-i Nur ehemmiyetli bir ibadet-i tefekküriyedir; dünyevî maksatlar onunla kasten istenirse ihlâs kırılır, ibadet şekli değişir. Ardından çocukların kavga ederken Kur’ân’ı başına siper etmesi misalini verir. Başına gelen zarar, Kur’ân’a gelmiş gibi olur. Bu yüzden Risale-i Nur’un muannid hasımlara karşı siper gibi kullanılmaması gerektiğini ifade eder2.
Bu ölçü yalnız açık dünya menfaatleri için değil, daha gizli dünyevî maksatlar için de geçerlidir. İnsanın kendini haklı çıkarma arzusu, mensup olduğu tarafı temize çıkarma ihtiyacı, muhatabını mahkûm ederek rahatlama isteği de nefsin ince menfaatleri arasına girebilir. Bunlar para, makam ve şöhret kadar görünür değildir; fakat nefis için bazen onlardan daha tatlıdır.
Tehlike de burada başlar. İnsan doğru bir düsturu yanlış bir iç ihtiyacın hizmetine verebilir. Cümle doğru olabilir; fakat niyet savunma olabilir. Delil doğru olabilir; fakat kullanım yeri yanlış olabilir. Düstur doğru olabilir; fakat insan onu kendi nefsine değil, sadece muhatabına okuyor olabilir.
O zaman mesele düsturda değil, insanın düstur karşısındaki vaziyetindedir.
Bir Risale cümlesi kalbe inmeden dile çıkarsa, terbiye edici olmaktan uzaklaşır. İnsan onu kendine ayna yapmadan başkasına ölçü yapar. Hâlbuki hakikat, önce insanın kendi kusuruyla yüzleşmesine vesile olmalıdır. İhlâs bahsi okunuyorsa, insan önce kendi riyasını ve görünme arzusunu düşünmelidir. Uhuvvet bahsi okunuyorsa, önce kendi kırıcı diline ve sû-i zannına bakmalıdır. Meşveret bahsi okunuyorsa, önce kendi fikrini mutlaklaştırıp mutlaklaştırmadığını yoklamalıdır.
Nefis ise bu........
