menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mevlid-i Şerif Bursa'da yazıldı

27 0
23.04.2026

Dizi: Bursa’nın Fethinin 700. yılı - 9 İSLAM YAŞAR'IN KALEMİNDEN...

Hüdavendigâr’ın maneviyat sultanlarından biri idi o da. 1351 yılında orada dünyaya gelmişti. Şeyh Mahmud Efendi’nin ve vezir Ahmed Paşa’nın da aralarında bulunduğu aile büyüklerinin yanı sıra zamanın âlimlerinden de ders alıp tarikat şeyhlerine intisap ederek çok iyi bir eğitim görmüştü.

Babasının I. Murad Han’ın vezirlerinden olması hasebiyle küçük yaşlarda sarayın himayesine girmiş, çeşitli merhalelerden geçtikten sonra Yıldırım Bayezid’in divan imamlığına kadar yükselmişti. Ulu Cami ibadete açıldığı zaman padişahın caminin baş imamlığına tayin ettiği Süleyman Çelebi yıllarca o kudsî vazifeyi ifa etmişti. 

İlminin, irfanının, velayetinin ve yaşının kemâle erdiği yıllarda Ulu Cami’de halka vaaz u nasihat eden İranlı bir vaizin, Bakara Sûresi’nin 285. âyetini tefsir ederken bütün peygamberlerin eşit olduğunu, Hazret-i Muhammed (asm) ile Hazret-i İsa (as) arasında da hiçbir farkın olmadığını iddia etmişti.

Cemaat arasında bulunan âlim bir zat, “Ey cahil, âyet-i kerimeyi kendi kafana göre yanlış tefsir ediyorsun’ diyerek itiraz etmişti. Vaizin sükunetle dinlemesi üzerine aynı surenin 253. âyetini ve başka âyetleri, ehl-i sünnet akidelerine göre tefsir ederek Hazret-i Muhammed’in (asm) diğer peygamberlerden daha üstün olduğunu ispatlamış, İranlı vaiz de tefsirinin yanlış olduğunu kabul etmişti. 

İranlı vaizin vaazını ve cemaat içindeki zatın itirazını sonuna kadar dikkatle dinleyen Süleyman Çelebi tartışmaya katılmamıştı ama Hazret-i Muhammed’e (asm) duyduğu muhabbet vesilesiyle aşka gelmiş ve kerameti andıran ilhama mazhar olarak Vesiletü’n-Necat adını verdiği Mevlid-i Şerif’i yazmıştı.  

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de Miraç Mucizesi’nin izahı sadedinde asırlara, nesillere, milletlere mâl olan Mevlid mesnevisini medar-ı bahs ederken, Süleyman Efendi’nin velayetini ve eserinin hakikatini (Mektubat s: 510) takriben yedi yüz sene kadar sonra tavsif  ve takdir etmişti.

“Mevlid-i Nebevî güzel bir âdettir”

Mevlid-i Şerifi bu zamanın telakkilerine göre değerlendirirken Cenâb-ı Hakka atfen Mevlid’de geçen ‘Sana âşık olmuşum’ tabirini ‘Vacibü’l-Vücud’un kudsiyetine ve istiğna-i zatisine mana-i örfi ile münasip düşmediğini söyleyerek ‘Ben senden razı olmuşum’ denilmeli” şeklindeki veciz bir ifade ile tashih etmişti. (Mektubat s: 512, 514)

Süleyman Çelebi Türbesi

“Mevlid-i Nebevî ile Miraciye’nin okunması, gayet nafi ve güzel bir âdettir ve müstahsen bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet latif ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir. Belki hakaik-ı imaniyenin ihtarı için en hoş ve şirin bir derstir. Belki imanın envarını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyiç ve müessir bir vasıtadır. Cenâb-ı Hak bu âdeti ebede kadar devam ettirsin ve Süleyman Efendi gibi mevlid yazanlara Cenâb-ı Hak rahmet etsin, yerlerini Cennetü’l-Firdevs yapsın. Âmin” (Mektubat s:517) 

Velayeti, Peygamber Efendimize (asm) muhabbeti ve sanatındaki samimiyeti sayesinde Bediüzzaman Hazretleri’nin bu gibi senâkâr ifadelerine ve müstecab duasına mazhar olan Süleyman Çelebi 1422 yılında vefat etmişti. kendisine ait bir tekkesi, dergâhı, cami, külliyesi olmadığından Çekirge’deki Yoğurtlu Baba Tekkesi’nin haziresine defnedilmişti. 

Abdalân-ı Bursa sıfatlı evliyalar meşhurdu

Tasavvufî bir tabirdi bu kelime. Keramet gösterme hasleti sayesinde bir anda pek çok yerde iş gören evliyalar için kullanılırdı. Bursa, sair evliya hallerinin yanı sıra ‘Abdalân-ı Bursa’ sıfatlı evliyaları ile de meşhur bir şehirdi. İnkılâp yapma iddiasıyla yasaklanan ‘paşa, hoca, şeyh, âlim’ gibi sıfatlar arasında ‘abdal’ da vardı.

O sıfat da şeair-i İslâmiye sayıldığı, halk arasında ‘dergâh, zaviye, menzil, mescid, türbe’ denilen ibadet, zikir, inziva, itikaf ve irşat mekânları yıkıldığı veya kapatılarak harabe haline getirildiği, bazılarının yerleri satılıp mekânları başka maksatlarla kullanıldığı için pak çoğunun adı-sanı unutulmuştu.

İnsanlar dünyevîleştikçe dünyaya fazla değer vermemenin ifadesi olan ‘abdal’ kelimesi de mana kaybına uğramış, belki de bazı zihniyetlerin tahriki ile ‘zekâsı gelişmemiş, bön, alık, dilenci’ manasına gelen ‘aptal’ kelimesi ile kast-ı mahsusla iltibas edilerek cemiyette muteber olan ‘abdal’ sıfatı nazarlardan düşürülmek istenmişti. 

Bu maksatla ‘aptallaşmak, aptallık, aptala malum olur, aptallık etmek, aptalca, meczup’ gibi kelime ve deyimlerde kullanılarak tezyif edilen kelime, o şekliyle halka mâl edilmek istenmişti. Yine de Abdal Musa, Abdal Murad, Kumral Adbal gibi........

© Yeni Asya