Bir istiare olarak Gazze
“Açık hava hapishanesi”, kuşatma, işgal, yoksulluk, direniş, travma ve mahrumiyet gibi kavramlarla Gazze’yi somutlaştıran kitapta gazetecilerden doktorlara, akademisyenlerden yazarlara kadar farklı isimler Gazze’nin gündelik hayatını, tecrit edilişini ve dış dünyaya hangi imgeler üzerinden anlatıldığını tartışıyor.
Kitabın ana fikri şu: Gazze uzakta yaşanan, anlaşılmaz bir trajedi değil; eşitsizliğin, mülksüzleştirmenin, istisna hâlinin ve insan hayatı üzerinde kurulan tahakkümün nereye varabileceğini gösteren bir metafor (istiare).
Aradan on yıl geçti. 2026 sonbaharında, bombalar ve yıkım altında geçen üç yılın ardından Gazze hâlâ bir istiare.
Fakat bugün taşıdığı mana 2016’dakinden de geniş, daha rahatsız edici. Çünkü Gazze yalnızca
Filistinlilerin yaşadığı felaketi değil, uzun zamandır bize anlatılan dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu da görünür kılıyor. Amerika’da ve Avrupa’da yıllarca hâkim anlatıların içinde büyümüş birçok insan, ekranında gördükleriyle kendisine öğretilen değerler arasındaki uçuruma bakıyor. Filistin meselesiyle bağı zamanla zayıflamış Müslüman toplumlarda da Gazze, unutulmuş bir meselenin yeniden vicdana dönmesine vesile olduğu gibi kabul edilmesi zor bir acizliği gözler önüne seriyor.
Daha da derine inersek…
Gazze bugün, özellikle 15-35 yaş arasındaki pek çok insan için kendi hayatındaki başka bir sıkışmışlığın da istiaresi. Elbette burada yaşananları birbirine denk tutmaktan söz etmiyorum. Gazze’nin acısı kendine mahsus ve kıyas kabul etmeyecek kadar ağır. Fakat metaforlar/istiareler zaten bu işe yarar; bir yerdeki hakikati başka yerlerdeki hissiyatla buluşturur.
Bugünün genci bombaların altında yaşamıyor fakat kendi hayatında başka türden bir........
