Meşveretin ruhu, meşveret-i şer’iyedir - Meşveret, Şûrâ ve Şahs-ı Manevî-4
Bediüzzaman’ın “Ruh-u meşrutiyet, şeriattandır. Hayatı da ondandır.”2 tespiti ehemmiyetlidir. Bediüzzaman’ın bu sözü, hakikî meşrutiyetin esasının İslâm’ın adalet, meşveret, hürriyet ve hukukun üstünlüğü gibi esaslarından aldığını ifade eder. Meşrutiyetin ruhu bu prensiplere dayandığı sürece hayatını ve kuvvetini korur; şeriattan uzaklaştığında ise ruhunu ve hayatını kaybeder. Dolayısıyla meşrutiyeti ayakta tutan asıl kuvvet, İslâm’ın ortaya koyduğu adalet ve meşveret anlayışıdır. Bu nedenledir ki Bediüzzaman da meşvereti, meşveret-i şer’iye olarak şeriatın emrettiği ve tarif ettiği şekliyle kabul ve tasdik eder. Âlem-i İslâmiyet’in ukde-i hayatiyesini temin etmek adalet ve meşvereti hâkim kılmakla olur. Münazarat’ta meşveret-i şer’iye; “Onların işleri, kendi aralarında şura iledir.3 İşlerinde onlarla istişare et.”4 ayet-i kerîmelerinin tecellisi olarak tarif edilir. O vücud-u nuranî olan meşveret-i şer’iyenin, kuvvete bedel, hayatı haktır, kalbi marifettir, lisanı muhabbettir, aklı kanundur, şahıs değildir.”5
Meşverette hak, burhan ve akıl hükmeder
Nasıl ki, Saadet Asrı’nda ve Selef-i Sâlihîn zamanlarında hükümfermâ hak ve burhan ve akıl ve meşveret olduklarından, şek ve şüphenin hükümleri olmazdı. Hürriyet-i şer’iye ile meşveret-i meşrua Zaman-ı Saadet’te her şeyde hükümfermaydı. Hem de fikir alışverişi ve meşveretin güzelliğindendir ki; maksatlar ve takib edilen yollar, kesin delil üzerine yerleşip, her kemâle uzanan doğruluğu ispat edilmiş hak ile hakikati bağlamasıdır. Bunun neticesi “Batıl, hak suretini giymekle efkârı aldatmaz.”6
Eski zamanlarda âlimler, baskıcı yöneticileri taklid ederek kendi fikirlerini kabul ettirmek için bir nevi istibdâd yöntemi uygulayabiliyordu. Şimdi ise zaman meşrutiyet(meşveret-cemâat) zamanı olduğundan, hüküm sâhibi şahs-ı mütehakkim değil, meşveretin........
