menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

"Gülten"di... Soldu!

7 0
25.02.2026

Çatalca’da bir otobüs durağı...

Gülten Ürkmez, sadece dişçiye gitmek için evden çıktı.

27 yıl önce, henüz 14 yaşındayken kaçtığı adam tarafından başından vurularak öldürüldü.

1999’da başlayan o kabus, 2026’nın bir öğle vaktinde mermiyle bitti.

Gülten onca acıya rağmen umutluydu...

Kaybettiği evladının yasını tutarken, diğer çocuklarının geleceğini düşünmekten vazgeçmedi.

Onların rızkını biriktirdi, altın yaptı.

O altınları çalıp kumarda yiyen, alkol bağımlısı bir adam tarafından durak ortasında infaz edildi.

Katilin kendi kafasına sıkmış olması suçu ortadan kaldıracak belli...

Bir cinayet ikinci bir ölümle temizlenmez.

Dur demeyecek mi kimse?

Ve biz hala meseleyi geçici tepkilerle savuşturuyoruz.

Kadınlar öldürülüyor ey efendiler!

Çaresi olmayan bir hastalık gibi kaderine terk ediliyor.

Yürüyüşler, isyanlar, uzaklaştırmalar işe yaramıyor.

Böyle giderse yetmeyecek de...

Yaptırım olmayan yerde saptırım türedi.

Panelle, konferansla, temenniyle bu mesele çözülmüyor.

Şiddetin normalleştiği dili, ev içindeki sessiz kabulleri sorgulamak gerek.

Her kadın öldürüldüğünde bir aile yok oluyor...

Eli boş gönlü hoş heriflerin azıtmasına daha ne kadar göz yumulacak?

Öbür dünya hesabına havale ederek bu dünyadaki sorumluluk hafifletilemez.

Adaletin temenni ile alakası yok.

Akıl ve izanın olduğu yerde daha ne kadar kürsülerde medet aranacak?

"Bu ülkede kadınlar ölüyor."

Kadınların ölmesine çanak tutuluyor.

Diğer yandan bu ülkede kadınlar kadınları da eziyor.

Bireysel irade hırsta, ekonomide kilitleniyor.

Ekonomi artık her şey...

Çünkü biz birlik olmayı, aile olmayı kaybettik...

Hem de göz göre göre elimizden yağ gibi kaydı gitti.

İnsanlar ruhsal bunalımda...

Bu durum haliyle kimilerine de malzeme oluyor.

Bazen ne söylediğini bilmeyen sanatçılar arz-ı endam edip çıkıp kimi savunduğu belli olmayan açıklamalar yapıyor.

Geçtiğimiz günlerde oyuncu Nur Sürer; Yılmaz Güney'in cinayet işlemesini, şiddet eğilimini savundu.

Bunu yaparken "Bizim analarımız da dayak yedi" dedi.

Onları kimse görmedi dedi.

"Yılmaz Güney bizim kırmızı çizgimiz" dedi.

Hakkını verelim; cümlesinin içinde bu ülkede "kadına şiddet var" gerçeği geçti.

"Analarımız dayak yerken neredelerdi?" dedi.

Şimdi de olmayabilirler(!) mesajını Yılmaz Güney üzerinden vermiş oldu.

Ben bu konuşmadan bunu anladım...

Görüşüm farklı geldiyse, buyurun konuşalım.

Sürer, 50 yıl önceki cinayetin hesabını soranlara kızarken...

"İki gün önce bir günde öldürülen 6 kadının hesabını kimse sormuyor" da dedi.

Oysa asıl hakikat şurada:

Öldürülen kadınlarımızın hesabını da soralım...

Yılmaz Güney'in işlediği cinayeti de...

Nur Sürer’in eleştirdikleri nasıl tek yönlüyse...

Sürer de tam bu noktada tek yönlü!

Bir şiddet başka bir şiddetin gölgesinde hafifletilebilir mi?

Bir cinayeti, başka cinayetlerin kalabalığına karıştırıp aklayamayız.

Şimdi topluma ayna tutma meselesi var.

Sanatçılar her zaman bu konuda ön ayak olurlar.

En azından biz öyle gördük.

Kadın olmak sorumluluk ister, duruş ister.

Sanatçı Özgü Namal’ın Berlin’deki duruşu da işte buna en iyi örnek.

Türkiye ile ilgili sorulan manipülatif soruya “Bu Türkiye'de sergilenemeyen bir film değil. Burada çekilmesi tercih edilmiş bir iş" dedi.

Ülkemiz sınırları dışına çıkınca bizi beğenmeyen, üstten konuşan kişilere de en iyi cevabı verdi.

Ödülünü aldı ve döndü.

Şu saatten sonra kadın olmak, yalnızca hayatta kalma mücadelesi değil...

Şiddeti "kırmızı çizgi" yaparak meşrulaştıranlara karşı, şiddeti kimden gelirse gelsin reddedebilme cesareti gösterebilmek.

Çok cesur bir kadındı Gülten...

Tıpkı her gün öldürülen diğer kadınlar gibi...

Biz ise hala hangi şiddetin "nostaljik", hangi katilin "kırmızı çizgi" olduğunu tartışıyoruz.

Oysa şiddetin rengi, ideolojisi, sanatçısı olmaz.

Sadece kurbanı olur...


© Yeni Ankara