menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Trump, İsrail ve İran denklemi: Türkiye için fırsat penceresi mi, risk mi?

16 0
24.03.2026

Ortadoğu’da dengeler bir kez daha hızla yer değiştiriyor. Dün kesin gibi görünen ittifaklar bugün sorgulanıyor, “olmaz” denilen temaslar bir anda mümkün hâle geliyor. Donald Trump’ın İran’la yeniden masaya oturma sinyalleri vermesi ve hatta Hürmüz Boğazı’nın kontrolüne dair yaptığı dikkat çekici vurgular, bu değişimin en çarpıcı işaretlerinden biri. Peki bu gerçekten bir stratejik açılım mı, yoksa sahada sıkışmanın diplomatik dile tercümesi mi?

Şu soruyla başlamak gerekiyor: ABD ve İsrail, gerçekten yalnızlaşıyor mu?

İsrail’in sahadaki agresif tutumu ve ABD’nin koşulsuz desteği, başlangıçta güçlü bir blok görüntüsü oluşturdu. Ancak zaman ilerledikçe bu blokun askeri kapasitesinden çok siyasi maliyeti görünür hâle geldi. Avrupa’da artan kamuoyu baskısı, Arap dünyasında kontrollü mesafe, küresel güneyde ise açık bir rahatsızlık söz konusu. ABD’nin klasik müttefiklerinin önemli bir kısmı, doğrudan askeri angajman konusunda son derece isteksiz. Bu da Washington’un “tek başına liderlik” kapasitesini tartışmalı hâle getiriyor.

Tam da bu noktada Trump’ın İran’a dönük “yumuşama” sinyalleri anlam kazanıyor. Eğer sahada mutlak bir üstünlük söz konusu olsaydı, böyle bir söylem değişikliğine ihtiyaç olur muydu? Yoksa bu, savaşın uzamasıyla birlikte artan ekonomik maliyetlerin ve küresel baskının bir sonucu mu?

Bir diğer kritik soru: ABD, İran’ı tamamen karşısına almanın maliyetini mi yeniden hesaplıyor?

Hürmüz Boğazı meselesi burada kilit önemde. Dünya enerji akışının can damarı olan bu geçiş noktası, yalnızca askeri değil aynı zamanda ekonomik bir silah. İran’ın bu alandaki etkisi, onu “görmezden gelinebilecek” bir aktör olmaktan çıkarıyor. Trump’ın söylemi, İran’ı tamamen dışlayan bir stratejiden ziyade, onu kontrol edilebilir bir ortak ya da en azından denklemin içinde tutulan bir güç olarak yeniden konumlandırma arayışını düşündürüyor.

Peki bu gelişmeler Türkiye’yi nasıl etkiler?

Son dönemde iç politikada yeniden gündeme gelen “2. açılım süreci” tartışmaları, aslında sadece iç dinamiklerle açıklanamaz. Bölgesel jeopolitiğin doğrudan bir yansımasıdır. Nitekim süreç ilk dillendirildiğinde de İran-Çin-Rusya hattının göz ardı edilmemesi gerektiği yönünde uyarılar yapılmıştı. Bugün gelinen noktada bu hattın daha görünür ve etkili hâle gelmesi, Türkiye’nin stratejik tercihlerini de yeniden şekillendirebilir.

Eğer küresel dengeler ABD-İsrail ekseninden uzaklaşıp daha çok Avrasya merkezli bir dengeye kayıyorsa, Türkiye’nin içerde yeni bir “açılım” sürecine ihtiyacı kalır mı?

Çünkü açılım süreçleri çoğu zaman sadece iç barış projeleri değildir; aynı zamanda dış politikada pozisyon alma araçlarıdır. Eğer dışarıda yeni bir güç dengesi kuruluyorsa ve bu denge Türkiye’yi farklı bir eksene yaklaştırıyorsa, içerideki bazı politikaların cazibesini yitirmesi kaçınılmaz olabilir.

Tam da bu noktada dikkat çeken bir diğer gelişme: Nevruz süreci ve DEM Parti’nin acil yasal düzenleme talepleri.

Bu talepler gerçekten toplumsal bir ihtiyaçtan mı kaynaklanıyor, yoksa zaman daralıyor hissiyatının bir sonucu mu? Eğer süreç uzarsa ve bölgesel dengeler değişirse, bugün talep edilen düzenlemelerin anlamı ve önceliği değişebilir mi? Bu soruların yanıtı, aslında sahadaki psikolojiyi anlamak açısından önemli. Daha açık soralım: PKK ve DEM tarafında bir “panik havası” var mı?

Bunu kesin bir yargı olarak ifade etmek zor. Ancak bazı işaretler, en azından bir belirsizlik ve acelecilik hissine işaret ediyor. Özellikle “acil” vurgusunun öne çıkması, sürecin fırsat penceresi olarak görüldüğünü düşündürüyor. Eğer bu pencerenin kapanma ihtimali varsa, taleplerin hızlanması oldukça rasyonel bir refleks olur.

Öte yandan, bölgedeki Kürt grupların ABD ile kurduğu ilişki de yeniden değerlendirilmek zorunda. Bugüne kadar sahada ABD’nin en net destek aldığı unsurların başında bu gruplar geliyordu. Ancak ABD’nin İran’la yeni bir denge arayışına girmesi, bu ilişkinin geleceğini de belirsizleştiriyor.

Peki, ABD, Kürt grupları stratejik bir ortak olarak mı görüyor, yoksa konjonktürel bir araç olarak mı? Eğer ikinci seçenek ağır basıyorsa, bölgedeki Kürt aktörlerin de yeni arayışlara girmesi kaçınılmaz olabilir. Bu da Türkiye içindeki siyasi dengeleri doğrudan etkiler.

Bir başka açıdan bakalım: İran-Çin-Rusya hattı gerçekten alternatif bir blok oluşturabilir mi?

Bu üçlü arasındaki ilişki, klasik bir ittifaktan ziyade çıkar temelli bir yakınlaşma. Ancak ortak noktaları, ABD hegemonyasına karşı denge oluşturma isteği. İran sahada direnç üretirken, Çin ekonomik kapasiteyi, Rusya ise askeri ve diplomatik deneyimi masaya koyuyor. Bu üçlünün tam anlamıyla koordineli bir blok hâline gelmesi zor olsa da, ABD-İsrail eksenini dengeleyecek bir güç oluşturma potansiyeli var.

Bu durumda Türkiye’nin önünde yeni bir tercih seti oluşuyor. Batı ile ilişkileri sürdürürken aynı zamanda Avrasya hattıyla daha dengeli bir ilişki kurmak mı, yoksa daha net bir eksen kayması mı?

İşte “2. açılım” tartışmaları tam da bu stratejik arka planın içinde anlam kazanıyor.

Sonuç olarak, bugün yaşanan gelişmeleri sadece iç politika ya da tekil diplomatik hamleler olarak okumak yetersiz kalır. Trump’ın İran’a dönük söylemi, İsrail’in sahadaki yalnızlaşma ihtimali, Avrasya hattının güçlenmesi ve Türkiye’deki açılım tartışmaları aslında aynı büyük resmin parçaları.

Eğer dünya yeni bir dengeye doğru gidiyorsa, Türkiye bu dengede hangi pozisyonu almak istiyor?

İçerde atılan adımlar, bu büyük stratejik tercihin bir parçası mı, yoksa henüz netleşmemiş bir arayışın yansımaları mı?

Cevap henüz net değil. Ama şu kesin: Önümüzdeki süreç, sadece dış politikayı değil, Türkiye’nin iç siyasi mimarisini de yeniden şekillendirecek.


© Yeni Ankara