menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Maymun Punch ve 168 kız çocuğu

10 0
05.03.2026

İnsanlık bazen tuhaf bir aynaya bakıyor.

“Zaferin resmini kanatlı çizerler. Oysa, toz toprakla kanla örülmüş ağır ve yaralı ayakları var zaferin.”

İlya Ehrenburg’un Paris Düşerken kitabından son derece çarpıcı, bir o kadar da gerçek cümlesini bir hatırlatma olarak koyalım yazının başına.

Dünya bir ara bir yavru maymunun gözlerine kilitlenmişti. Annesi tarafından reddedilen, sonra üvey annesinin şiddetine maruz kaldığı söylenen küçük Punch… Günlerce onun görüntülerini izledik. Titreyen ellerini, ürkek bakışlarını, kafese sinmiş hâlini. Sosyal medya onun için ayağa kalktı. Hayvan hakları savunucuları, ünlüler, haber kanalları… Herkes tek yürek olmuştu. Küçücük bir canlının gördüğü muamele karşısında insanlık vicdanı harekete geçmişti.

Punch bir sembole dönüşmüştü. Masumiyetin, korunmasızlığın, şefkat ihtiyacının sembolü.

Peki ya iki gün önce İran’da ölen 168 kız çocuğu?

Onlar için de dünya aynı refleksi gösterdi mi? Onların isimleri tek tek sayıldı mı? Yüzleri Punch kadar tanındı mı? Gözlerinin içine bakıp “bu çocuk ne yaptı?” diye soran oldu mu? Yoksa rakamların içinde eriyip mi gittiler? “168” diye soğuk bir başlıkta, altına iliştirilen birkaç diplomatik cümlede mi kayboldular?

Bir yavru maymun için günlerce ağlayan küresel vicdan, söz konusu savaş olunca neden suskunlaşıyor? Neden çocuk ölümleri “operasyonel zorunluluk”, “yan etki”, “kaçınılmaz sonuç” gibi kelimelerin arkasına saklanıyor?

Savaşın dili soğuktur. Çocukların kanı bile o dilde ısınamaz. “Hedef”, “stratejik nokta”, “misilleme”, “caydırıcılık”… Bu kelimeler arasında bir çocuğun çığlığı duyulmaz. Oysa savaşın tam ortasında kalanlar, üniforma giymemiş, karar almamış, harita çizmemiş insanlardır. Hele ki çocuklar…

Bugün Ortadoğu yine ateş çemberi. Bir yanda güvenlik söylemiyle hareket eden bir devlet aklı; diğer yanda “küresel denge” adına pozisyon alan büyük güçler. Ama o denklemin içinde çocuk yok. Çocuk sadece sonuçtur. Yıkılmış bir okulun enkazında, hastane koridorunda, morg kapısında görünen bir sonuç.

İsrail’in güvenlik gerekçesiyle attığı her adım, Amerika’nın “müttefiklik sorumluluğu” çerçevesinde verdiği her destek, bir başka coğrafyada yeni mezarlar açıyor. Bu mezarların başında duran annelerin gözyaşları, neden Punch’ın gözleri kadar görünür olmuyor?

Belki de mesele tam burada başlıyor: Kim insan, kim haber değeri taşıyor, kim sadece istatistik?

İran’da ölen 168 kız çocuğu… Onlar da birer Punch değil miydi aslında? Ya da en azından her biri bir Punch kadar dokunamaz mıydı yüreklerine insanlığın. Savunmasız, korunmaya muhtaç, yetişkinlerin dünyasında alınan kararların kurbanı… Ama onların hikâyesi viral olmadı. Onlar için küresel bir kampanya başlatılmadı. Profil fotoğrafları değişmedi. Sokaklarda mumlar yakılmadı.

Çünkü savaş söz konusu olduğunda taraflar var. Ve taraflar olduğunda vicdan da taraf tutuyor. Oysa savaş karşıtlığı tarafsız olmak zorundadır. Hele ki çocuk ölümleri karşısında. Bir çocuğun hangi pasaportu taşıdığı, hangi rejim altında yaşadığı, hangi siyasi gerilimin ortasında doğduğu neyi değiştirir? Bir çocuğun hayatı jeopolitik hesaplardan daha mı değersizdir?

Amerika yıllardır bu bölgede “istikrar” adına operasyonlar yürüttü. Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de… Her seferinde “daha güvenli bir dünya” vaadi vardı. Ama geriye dönüp baktığımızda görünen şey, parçalanmış toplumlar, büyüyen öfke ve kuşaktan kuşağa aktarılan travmalar değil mi? İsrail ise güvenlik tehdidi algısıyla sınırlarının ötesine taşan operasyonlarını meşrulaştırıyor. Elbette her devlet kendi vatandaşını korumak ister. Ama güvenlik, başka çocukların hayatı pahasına mı sağlanır?

Belki de en acısı bu: Çocuk ölümleri bile artık birer diplomatik dipnot.

Punch için ağlayan insanlık, İran’daki kız çocukları için neden aynı duyarlılığı gösteremedi? Bu soru rahatsız edici. Çünkü cevabı, küresel ahlakın seçiciliğinde saklı olabilir. Bizler acıyı da filtreliyoruz. Yakın gördüğümüz, medyada sürekli karşımıza çıkan, “bizden” saydığımız hikâyelere daha kolay bağlanıyoruz. Uzak coğrafyaların çocukları ise çoğu zaman “alışılmış trajediler” kategorisine giriyor.

Oysa alışılmaması gereken tek şey, bir çocuğun ölümüdür.

Savaş karşıtlığı romantik bir ideal değil; ahlaki bir zorunluluktur. Hele ki Ortadoğu gibi kırılgan bir coğrafyada. İsrail’in her operasyonu, Amerika’nın her koşulsuz desteği, sadece askeri sonuçlar doğurmuyor. Aynı zamanda yeni bir kuşağın zihninde kapanması zor yaralar açıyor. Bu yaralar büyüdükçe barış ihtimali de uzaklaşıyor.

Belki de bu yüzden bazı ölümler konuşulmaz. Çünkü konuşulursa hesap sormak gerekir. Hesap sormak ise müttefiklik ilişkilerini, stratejik çıkarları, küresel güç dengelerini rahatsız eder.

Ama şu soruyu sormadan nasıl ilerleyeceğiz: 168 kız çocuğunun hayatı, hangi güvenlik doktrinine sığar? Hangi strateji belgesi onların yokluğunu açıklayabilir? Hangi “meşru müdafaa” söylemi bir okul sırasının boş kalmasını haklı çıkarır?

Belki de bu çocukların ölümü, İran halkını kenetleyecek. Tarih boyunca dış müdahaleler, toplumları kendi yönetimlerine daha sıkı bağlamıştır. Acı, çoğu zaman iç eleştiriyi susturur. Bu da ayrı bir trajedi değil mi? Savaş sadece can almıyor; aynı zamanda toplumların iç dinamiklerini de dönüştürüyor.

Ve dünya… Dünya yine ikiye bölünmüş durumda. Kimileri güvenlikten, kimileri direnişten söz ediyor. Ama kimse yeterince yüksek sesle “çocuklar ölmesin” demiyor.

Punch’ı hatırlıyoruz. Çünkü o bize insanlığımızı hatırlatmıştı. Savunmasız bir canlıya karşı duyduğumuz şefkat, içimizde hâlâ bir merhamet damarı olduğunu göstermişti. Şimdi o merhameti sınayan daha büyük bir sınav var karşımızda.

İran’daki 168 kız çocuğu için de aynı gözle bakabilecek miyiz? Onları da birer sembol yapabilecek miyiz? Yoksa savaşın soğuk dili, onların hikâyesini sonsuza dek susturacak mı?

Gerçek barış, taraf tutan bir vicdanla gelmez. Gerçek barış, hangi ülkede doğmuş olursa olsun her çocuğun hayatını eşit derecede değerli görmekle başlar. Eğer bunu başaramazsak, Punch için döktüğümüz gözyaşları da samimiyetini yitirir.

Ve o zaman asıl kayıp, sadece 168 kız çocuğu olmaz. İnsanlık da biraz daha eksilir.


© Yeni Ankara