Şiir üstüne
Nice yol, nice yolculuk… kâh zindanın gözbebeğine oturan kan, kâh masmavi bir köpük demir parmaklıkları yırtan; kâh hoyrat dizleriyle baharı soluyan bir zeybek havası, kâh sevgilinin saçlarına tutunan bir leylek yuvası…
Bazen gurbetin sancıyan yüzü; bazen eli memleketimin elinde, yüreği toprağımın iz düşümünde bir dağ türküsü…
Baharın dudaklarına düşen kekeme bir çığlık; rüzgârın hülyalı başında kavak yelleri estiren en özgür, en başına buyruk ıslık…
Kambur bir gemicinin dilsiz karanlığa meydan okuyan sireni; sarışın denizin kınalı saçlarında uyuyan yosunların kalbidir şiir.
Özlemin güncesi, bir avuçluk imbat esintisi, siyah faytonların mavi valsi, sözcüklerle dans edişidir kalemin. Kör bir karanfilin aydınlığa susayışı, sağır bir gülün bülbüle yaslanışıdır. Yağmurun eteklerinde biriktirdiğini vakurca toprağa bırakışı, güneşin tipiye başkaldırışıdır; o bir annenin hesapsızca açılan kolları, bir babanın berekete kesen bakışlarıdır. Şiirdir o; ilahi bir hazdır; abu-hayat yumağı, çağdaş bir sorgulayıştır hayatı. Yaşamın içine sızmak, yaşamı ciddiye almaktır aslında.
Bazen yatağıma gelir gecenin bir vakti kıvrılır yanıma, bazen de o tahta masanın başına oturur, cılız iskemleye kurulur yalnızlığımı bölüşür benimle. Kesip biçer kelimeleri, boyarım özgün renklere, yeni imgeler giydiririm, parantezler, ünlemler, soru işaretleri, maviler, yeşiller, erguvan çiçekleri… Şahlanır kalemim doğurdukça Anadolu’m kadar güzel ve gerçek şiirin hasını.
Şiirin hası ki… Tarihleştirir insanı.
Bir plak cızırtısında inlerken gece, uyurgezer trenler geçerken içimden, birden düşüverir yüreğime ateşi. Gözleri aç, çölde bir kum tanesi gibi, minicik elleriyle dokur düşlerime sûretini. Yaralı, kangren çıkmaz sokağın kucağındaki tipiyi süpürmek için ufukları yeniler. Ah........
