O demde ki; perdeler kalkar, perdeler iner. Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner…
O demde ki; perdeler kalkar, perdeler iner. Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner…
Öleceğimizi canlı tutup ahirete hazırlık yapalım duygusuyla yazımı yazarken üstad Necip Fazıl’ın şiirindeki şu beyti yazımın başlığına koydum.
Oturduğumuz muhitte hep sala verilir, namazı müteakiben de cenaze namazına durulur. İçimizde cenaze namazına katılmayan yoktur. Hayatımızı; güzele, doğruya salih amellere dönüştürmemesi çok üzücüdür. Ders çıkarmamız, ibret almamız, bizim de er geç musalla taşına getirileceğimiz hiçbir zaman unutulmamalı.
Ölüm, hayatın öteki yüzü; her doğanın kaçamayacağı kesin ve keskin gerçek. Ölüm, Ademoğlunu bekleyen zorunlu akıbet. Aslına bakarsanız, insanın bir an değil her an yaşadığı bir gerçeklik ölüm. İnsan bedeninde ölüm ve hayat her an yan yana, iç içe ve yüz yüze; insan hücre hücre, her an ölmekte ve her an dirilmekte. Her nefes verişte ölmekte ve her nefes verişte dirilmekte. Hz. Ebubekir’in “Ölüm’ü nasıl bilirsin?” sorusuna verdiği cevap, adeta bu gerçeği hatırlatıyor: “Nefesi aldığım zaman veremeyecekmiş, verdiğim zaman alamayacakmış kadar kendime yakın bilirim.” Ölümle hayatın iç içe, birbiriyle bir biçimde, insan varoluşunun iki kutbunu oluşturması ve insanın ölümü bir an değil her an tatması, Kur’an’da bu gerçeği yalın bir biçimde dile getiren ayete de uygun düşüyor: “Her can, ölümü tadıcıdır.” Cümlede, “tatmak” olarak gelişi, insan ölümünün, hayatla belli bir zamana hasredilmeyip adeta her canın ölümü ‘meslek’ edindiğini ima ve ihsas ediyor.
Ölüm insan için o kadar çıplak ve tanıdık bir gerçek ki, tabiata gören gözlerle bakan biri, ölümün hayatla her an iç içe olduğunu ve bunun varlığın yasası olduğunu görür. Her 24 saat bir ölüm provasıdır insan için. Gündüzü dünya, gecesi kabir, sabahı “ba›su ba›de›l-mevt” (ölümden sonra........
