Tatil
Yanılmıyorsam, bundan 20 yıl kadar önceydi. Dedemin ameliyatı için dört beş günlüğüne köyüme gitmiştim.
O zamanlar köyümle ilişkim pek de iyi sayılmazdı. Geliş gidiş yok denecek kadar azdı. Mecburi ziyaretimi saymazsak en son on yıl kadar önce köye gitmiştim.
10 yıl daha olgunlaşmış olarak köyde vakit geçirmek hoşuma gitmişti. Ziyaretimize konu olan işimiz hallolduktan sonra kalan süreyi kendime ayırmıştım.
Seher serinliğinde gün doğumuna doğru yürüyor, bir kayabaşına oturup rüzgârda sallanan ağaçların hışırtılarını dinliyor, kilometrelerce ötedeki dağların zirvelerinde biriken rengarenk bulutları izlerken farkında olmadan bir huşu duygusuyla doluyordum.
Sabahtan öğlene, öğlenden ikindiye ve akşama, doğanın her an biçim değiştiren ahengini sanki ilk defa görüyormuşçasına hayranlıkla izliyordum.
İnsan yoğunluğu, gürültü ve trafik keşmekeşinin içinden son sürat geldiğim bu iklimin dinginliğine beklenmedik bir biçimde çarpmış adeta serseme dönmüştüm.
Birkaç gün sonra İstanbul’a yani trajedime geri dönmek zorundaydım. Fakat gözlerimin önüne serilmiş bu el değmemiş alemin huzuru gitmemem için elimi kolumu bağlıyordu.
Köyün sarı ve yeşile boyanmış misk kokulu coğrafyasının derinliklerine doğru yürüyüşler yapıp pembe bulutların kızıla döndüğü berrak gün batımlarını izledikçe İstanbul’a dönmenin ve İstanbul’da yaşamanın anlamı üzerine daha fazla düşünmeye başladım.
Derken bu konudaki aydınlanmamı tetikleyen o sözler ile umulmadık bir anda yüz yüze geldim.
Birkaç günlük terapinin verdiği huzur ve dönecek olmanın keskin iç sıkıntısıyla dolu karma karışık bir haleti ruhiye içinde dönüş........
