menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gerçeklikten Kaçışın Politik Anlamı

37 0
25.02.2026

Gerçeklikten Kaçışın Politik Anlamı

Gerçeklikten Kaçışın Politik Anlamı

Kriz Çağında Sınıf, Devlet ve Tarihsel Strateji

Günümüz dünyası geçici bir ekonomik dalgalanma ya da dönemsel bir siyasal istikrarsızlık sürecinden geçmiyor. İçinden geçtiğimiz moment, kapitalist birikim modelinin sınırlarına dayanmasıyla birlikte devlet biçimlerinin yeniden yapılandığı tarihsel bir kırılma evresidir. Kriz artık yalnızca finansal göstergelerde değil; toplumsal ilişkilerin dokusunda, siyasal temsil biçimlerinde ve gündelik yaşamın maddi koşullarında hissedilmektedir.

Türkiye’de yaşanan gelişmeler bu yapısal krizin özgül bir tezahürüdür. Enflasyon, reel ücret kaybı, borçlanma, güvencesiz çalışma, iş cinayetleri, kadın cinayetleri, göç hareketleri ve bölgesel askeri gerilimler birbirinden bağımsız olgular değildir. Bunlar aynı tarihsel zeminin farklı görünüm biçimleridir. Ancak hâkim kamusal tartışma, bu süreçleri parçalı başlıklar hâlinde ele alarak sistemsel bağı görünmez kılar. Gerçekliğin parçalanması, siyasal öznenin dağılması anlamına gelir. Politik analiz ise parçaları tarihsel bir bütünlük içinde kavrama çabasıdır.

Ekonomik Kriz ve Türkiye’nin Birikim Rejimi

Türkiye’de son yirmi yılda şekillenen birikim modeli; inşaat merkezli büyüme, finansallaşma, düşük katma değerli üretim ve ucuz emek rekabetine dayalı ihracat ekseni üzerinde yükseldi. Bu model, kısa vadeli büyüme dönemleri yaratmış olsa da toplumsal refahı kalıcı biçimde genişletmedi. Aksine, yüksek borçluluk, kırılgan döviz dengesi ve ücret baskısı üzerinden ayakta duran bir yapı oluştu.

Reel ücretlerin sistematik biçimde aşınması, yalnızca fiyat artışlarının teknik bir sonucu değildir; bu bir sınıfsal yeniden dağıtım sürecidir. Ücret burada bir maliyet kalemi değil, güç dengelerinin ifadesidir. Nitekim son yıllarda belirlenen asgari ücret artışları, yalnızca en düşük geliri alanları değil, genel ücret skalasını da fiilen belirleyen bir referans haline gelmiştir. Asgari ücret artık sembolik bir taban değil; toplumsal ücret düzeyinin çıpası olarak işlev görmektedir.

Bu durum, ücret mücadelesinin niteliğini değiştirmiştir. Asgari ücret artış oranı, farklı sektörlerdeki toplu pazarlık süreçlerinde üst sınır gibi dayatılmakta; böylece ücret artışı talepleri sistematik biçimde bastırılmaktadır. Dolayısıyla asgari ücret meselesi dar bir ücret kategorisi değil, birikim rejiminin genel ücret politikasının merkezidir.

Vergi sisteminin dolaylı vergilere dayanması, kamu kaynaklarının sermaye lehine tahsisi ve emeğin örgütlülük düzeyindeki gerileme bu tabloyu pekiştirmiştir. Ücret baskısı, enflasyon karşısında yaşanan kayıplarla birlikte, geniş emekçi kesimlerin alım gücünü kalıcı biçimde aşındırmaktadır. Ekonomi büyürken emeğin payının gerilemesi, krizin tesadüfi değil yapısal olduğunun göstergesidir.

Bu koşullarda perakende, lojistik, hizmet ve kamu sektöründe ortaya çıkan işçi hareketlenmeleri, birikim modelinin sınırlarına işaret etmektedir. Yeni sektörlerdeki direnişler yalnızca ücret artışı talebi değil; temsil, söz hakkı ve örgütlenme ihtiyacının ifadesidir. Sınıf yapısı değişmiş; üretimin mekânsal........

© Yarın Haber