‘Türklerin tarihsel yolculuğunda’ cehaletin Celal Şengör’e oynadığı oyunlar
Prof. Dr. Semih Güneri yazdı…
Popüler kültürün dayanılmaz çekiciliğinin acımasız kıskacında araya giden bir bilim insanı: Celal Şengör. Üzgünüm. Bunları yazmak zorundayım. Konunun iyi-kötü uzmanı sayılıyorum. Bir önceki yazımda konu ettiğim rahmetli İlber Ortaylı ile ilgili olarak “…neden yaşarken söylemedin bunları…” gibi geri-dönüşler aldım. Öyledir ya da böyledir. İşte şimdi yüzüne söylüyorum. Celal Şengör en az on yıldır kendi icatlarına, kendi hipotezlerine vurgu yapacak yerde, son derece ciddi uzmanlıklar gerektiren özel konular üzerinde zıplayıp duruyor. Ve çuvallıyor.
Celal Şengör (ve ekran ortağı rahmetli İlber Ortaylı da zaman-zaman ona uyarak) Türk kültürü konusunda en az on yıl içinde öyle ipe-sapa gelmez şeyler ortaya attı ki insan hayretle, ağzı açık olanları izliyor. Anlamadığım şey, öyle bir desteksiz sallıyorlar ki, utanmadan ve sıkılmadan. Biri de çıkar da haddimizi bildirir, rezil oluruz filan, zerre kadar kaygıları yok. Düşünün ki o kadar sahipsizdir, o kadar ıssızdır, o kadar ciddiyetsizdir bizim bu Avrasya Türk tarihi araştırmaları alanı. Kendi programlarına çıkardıkları tarihçileri bile belli ki adam yerine koydukları yok. Bugüne kadar en ufak bir karşı çıkış, bir şikâyet olmadığına göre, demek ki her biri bu muameleyi son kelimesine kadar hak ediyor.
Bugünkü yazımda, Celal Şengör ve İlber Ortaylı’nın iki youtube videosuna değineceğim. Keşke hocalarımız yalnızca popüler videolarda değil de söyleyeceklerini biraz da hakemli akademik dergilerde de yazıp çizmiş olsalardı. Da biz de o düzeyde yapsaydık eleştirilerimizi. Ama yok.
Videolardan ilki birkaç yıl öncesine ait: “Atatürk’ün hazırlatıp geri çektiği Türk Tarih Tezi”. Tez, özetle şöyledir: “…Son Buzul Çağı sonrasında Sibirya’da yüksek bir kültür oluştuğunu, radikal iklim değişmelerinin, bütün dünyaya yayılan kitlesel göçlere neden olduğunu öngörür…”. Her iki hoca Son Buzul Çağı ve sonrasındaki iklim değişikliklerinin doğru olduğunu onaylıyorlar ama bölgede böyle bir “kültürel gelişim” önerisine şiddetle karşı çıkıyorlar.
Uzatmayacağım: 2022’de, hakemli bir dergide şöyle bir makale çıktı: S. Güneri, A. Avcı, A. Bayburt “2019-2021 Sibirya Araştırmalarına Ait Sonuçlar”, Arkeoloji ve Sanat 169, 2022: 77-104. Makalede, son on yılın kaynakları ışığında Son Buzul Çağı (Last Glacial Maximum) sonrasında radikal iklim değişiklikleri nedeniyle Güney Sibirya’dan çıkan ve bütün dünyaya yayılan radikal göçleri anlatıyordu. Bir kolu da Zagroslar üzerinden Göbeklitepe kültürü bölgesine çıkan ”… bu göçler baskı mikro-dilgi (pressure micro-blade) taş alet endüstrilerinin Sibirya’dan dünyaya yayılımı ile doğrudan ilgilidir. Baskı mikro-dilgi (pressure micro-blade), taş alet üretiminde yeni bir teknolojidir. Teknolojinin kaynağı Güney Sibirya’dır…”. Makalede ortaya atılan hipotezlere bugüne kadar itiraz gelmiş değildir.
Konu “Türklerin Prehistoryası (2024, Kabalcı, İstanbul)” adlı kitapta genişletilerek işlenmiştir. Bu kadarı, sanırım Celal Şengör’e yanıt için şimdilik yeterlidir. Ayrıntının ayrıntısı yeni kitabımda yer alacaktır.
Gelelim geçtiğimiz yıla ait ikinci videoya: “Türklerin tarihsel yolculuğunda”
Fatih Altaylı (FA): Türklere geçelim mi? Eskiye? Sibirya’ya?
İlber Ortaylı (İO): Oraya gitmek çok zor.
Celal Şengör (CŞ): Hayır, ama değil. Çok doğru, yazılı belge yok.
Her ikisi de Türklerin bir prehistoryası olmadığından o kadar eminler ki. Türkçeydi, Arapçaydı, Çinceydi derken karambole getiriyorlar konuyu.
Oysa, yazılı belgelerin suskun olduğu yerde, baskın kültürün etnnik yapısı hakkında fikir edinebilmek için arkeolojik araştırma yöntemlerine, stil-kritik analizlerine, antropolojik, genetik araştırmaların sonuçlarına başvururuz. Mevcut materyal kültürün stilinin izin verdiği ölçüde kültür nereye kadar gidebiliyorsa oraya kadar izleriz. Kitaplarımda, makalelerimde, söyleşilerimde dilim döndüğü ölçüde anlattım. Burada anlatmayacağım. Bu iki adamın belli ki okuma alışkanlığı yok ve belli ki konuyu hafife alıyorlar. Okumadıkları için de işin aslını bilmiyorlar. Bilmeyene sallamak çok kolay gelir. ‘Böyledir bu işler’.
İO: “…MÖ 1200’lerde Tang Hanedanı döneminde bir takım kayıtlar var…”.
Tang Hanedanı tarihi MÖ 1200 değil, MS 618’dir. İO’nın yanılma payı toplam 1818 yıldır. Hoca bilmediği konuda ahkâm kesince yanılma kaçınılmaz olabiliyor. ‘Böyledir bu işler’.
CŞ: “…Yenisey-Baykal arasında çekik gözlü insanlar yaşıyor. Aralarında Çinliler de var. Japon, Kore Tunguz. Hepsi var. Yıl MÖ 4000- 5000. Bunlar Türklerle akrabadır. Moğolca Türkçeye çok yakındır…”, vs vs.
Böyle bir şey tabi ki yok. Anılan hiçbir dilin Türkçeyle akrabalığı filan yoktur. Merak eden Türklerin Prehistoryası’nı açar bakar. Çinliler “Merkezi Ovaları”ndadır. Japonlar kendi adalarındadır. Koreliler kendi yarımadalarındadır. Geç dönemden erkene, Tunguzlu adamın, Japon’un, Koreli’nin Güney Sibirya’da işi yoktur. Bunu biliyoruz. Bölgede “Arkaik Yenisey-Lena Kültürü” içinden çıkan Türkçe konuşan halklar vardır ve MS 12. yüzyıl sonrasında günümüzün Moğolistan coğrafyasında görülmeye başlayan dönemin Mongolları vardır. Moğolların Altay kültürleriyle en ufak bir ilgisi, bağlantısı yoktur. CŞ’ün andığı etnik gruplar, Batılıların uydurduğu “Ural-Altay” çökmüş hipotezinin temelini oluşturan dillerin temsilcileridir. “Ural-Altay” diye bir hipotez yoktur. Altay kültürleri ne Çinceyi, ne Japoncayı, ne Koreceyi, ne Mançucayı, ne Tunguzcayı ne Mongolcayı içerir. Ve ilginçtir “Altaycılar” her yıl hâlâ kendi aralarında toplanıp duruyorlar. Neleri konuştuklarını bilseniz inanamazsınız. Adı “Altaycılar”. Yukarıda anılan diller kendi aralarında bir dil ailesi oluşturur mu bilemem. Beni en ufak bir şekilde ilgilendirmiyor. Ama doğru deyim ne “Altay dilleri”dir ne de “Ural-Altay dilleri”dir. Doğru deyim ‘Türk-Altay kültürü’dür. Çünkü Altaylar kültür coğrafyasında, yazıtlarıyla, yazıtların tanımladığı arkeolojik belge gruplarıyla, ölü gömme gelenekleriyle tanımlanabilmiş Türk kültürü dışında başka herhangi bir “kültürel gelişme” yoktur. Bu kadar basit. “Altaylar kültür coğrafyası”nda “Mongol”u hak edecek bir “arkeolojik kültürel birikim” yoktur. “Mançu”yu, “Tunguz”u, “Kore”yi, “Japon”u, vesaireyi hak edecek bir “arkeolojik kültürel yapılanma” yoktur. Daha başka nasıl söylenir bilmiyorum. Tanımlanmış bir arkeolojik kültürel süreç yoksa dil de yoktur. Dili yaratan arkeolojik kültürdür. Arkeolojik kültür her şeydir. Onu eğemez, bükemez, yorumlayamazsınız. O neyse odur. “Tanımlanmış arkeolojik şey” dil verileri gibi esnek değildir. Dolayısıyla ve tabiatıyla arkeolojik kültürün yarattığı “Türk-Altay Kuramı”, “Ural-Altay” uydurmasını reddetmiştir. “Altay dilleri” safsatasını çoktan reddetmiştir. 1300 sayfalık kitapta bunu anlattık. Kitabı hâlâ güncelliyoruz. Kendi hatalarımızı, her yeni kazı mevsiminde ortaya çıkartılan yeni bilgilere göre düzeltiyoruz. Merak eden güncellenmiş son baskı Türk-Altay Kuramı, (2023, Kabalcı)’na bir bakar. Bilgilenir. Sonra ahkâm keser. Aksi halde çuvallar. ‘Böyledir bu işler’.
CŞ: Tarım havzasında mumyalar var. Kızıl saçlı ve gözler çekik değil. Kıyafetler ve belgeler Avrupalılara benziyor (heyecanlanıyor). Bunlar İrlandalıların ataları. “Sarı saçlı şeytanlar” diye anılan Hint-Avrupalılar. (gene heyecanlanarak) Tarım mumyaları hakkında enfes kitaplar yayınlandı. Hepinize tavsiye ederim.
FA: Türkçeye çevrildi mi?
CŞ: Neden çevrilsin? Hani sen zannedersin ki biz medeni bir memlekette yaşıyoruz.
Görüldüğü gibi adamlar “şebekeden” tamamen kopmuşlar.
Mavi göz rengi (ve onu tamamlayan açık renk saç) yaklaşık 6-10 bin yıl önce bir gen mutasyonu sonucu ortaya çıkmıştır. O zamana kadar mavi gözler mevcut değildi. Uzun bir süre tüm insanlar yalnızca kahverengi gözlerle doğuyordu. Bu durum, melanin üretiminde önemli rol oynayan OCA2 adlı bir geni etkileyen bir gen mutasyonu sonucu değişti. Bu, saç renginden, göz renginden ve cilt tonundan sorumlu pigmenttir. Ortada henüz ne İrlandalı vardır ne de İskoçyalı. Ama açık tenli, sarı saçlı insanlar buradadır. Bu bir.
İki, bugün Doğu Türkistan’da (Sincan’da) yaşayan Türkçe konuşan halkların atalarıyla ilgili Çin kaynaklarında atıflar var: Tang sülalesi tarih kitabında “Jiankunlar (Tang döneminden kalma ‘Kırgız’ı tanımlayan Çince deyim) uzun boylu, kızıl saçlı, beyaz tenli ve yeşil gözlüdürler” diye kaydedilmiştir (Xiu Ouyang New Records of the Tang Dynasty, Chinese Book Press, Beijing).
Üç, Avrasya coğrafyasındaki “Hint-İranlılar ve/veya Hint-Avrupalılar” kavramı, Güney Rusya bozkırlarında at koşturan ‘karabaş İranlıları’ tanımlar. Avesta’da bu tip tarif edilir. Avrasya’daki Demir Çağı İran kültürünün arkeolojik sanatsal egemenliğinin sahibi karabaş İran adamıdır. Sarışın mavi göz yoktur. Sarışın mavi göz sapkını A*olf H*tler, bu gerçeği bilseydi en hafif deyimle büyük hayal kırıklığı yaşardı, kafayı yerdi.
Dört, 1959’da A.P. Okladnikov, G.F. Debets’in verilerine dayanarak, Orta Asya’nın geniş bir bölgesi olan Sibirya’daki “Avrupalıların”, Son Buzul Çağında Doğu Avrupa’daki Avrupalılardan ayrıldığını ve bundan sonra tamamen bağımsız olarak geliştiğini belirtmiştir. Tunç Çağlarına gelindiğinde, “Asya Avrupalıları” daha kısa, orta boylu bir yüze, belirgin elmacık kemiklerine ve orta yuvarlak ila yuvarlak bir kafatasına sahipken (günümüzün T-AF’ından bahsedecek), Kuzey Avrupa Avrupalıları uzun yüzlere, çıkıntılı burunlara ve uzun dar kafataslarına sahip olma eğilimindedir. Dolayısıyla, yalnızca antropolojik veriler bile Batı Avrupa’dan Tarım havzasına herhangi bir göç fikrini açıkça çürütmektedir. Bağlantılı olarak Batı Avrupalı Hallstatt kültürünün tekstil buluntusu ile Tarım havzası tekstil ürünleri arasındaki kimi görünür (ekose model) benzerliğe atıf ile, Tarım havzasının Hint-Avrupalılığına vurgu yapıldı. Yapılıyor. Ekose yünlü dokumaların Tarım havzasındaki tarihi MÖ 2000- 1200 arasındadır. CŞ’ün “Kızıl saçlı İrlandalı” fantezisinin de kaynağıdır bu hikâye. Ne ki Hallstatt kültürünün en erken tarihi (MÖ 700) ile Kızılçoga yünlü ekoselerin tarihi arasında en az 1000 yıllık bir zaman uzanıyor. Bu durumda dokuma kültürünün nereden nereye aktarıldığı da bellidir.
Beş, biz, senin hararetle tavsiye ettiğin “enfes” kitapların yazarı E.W. Barber ablanın, J.P. Mallory ve V.H. Mair abilerin “Tarım mumyaları Avrupalılara aittir” çalışmalarını çoktan çöpe gönderdik. Günaydın. Uyanınız. Dokuz Eylül Üniversitesi Kafkasya & Orta Asya Arkeoloji Araştırmaları Merkezi ile Sincan Uygur Otonom Bölgesi Kültürel Miras ve Arkeoloji Enstitüsü arasında yapılan sözleşme ile Tarım havzası arkeolojisi üzerinde yaptığımız araştırmalarda herkesin giremediği depolarda saklanan ve özel iklimlendirme koruması altında muhafaza edilen sayısız mumyalar dâhil, tüm o mumyalarla ilgili arkeolojik malzeme üzerinde birkaç sezon çalışmalar gerçekleştirdik. Sonuçlarını en son bir kez daha birkaç yıl önce (Türk-Altay Kuramı 2023, 697-702) yazdık. Tarım havzası Tunç ve Demir çağı kültürel geleneğinin köklerinin Sibiryalı çağdaş kültürlerden geldiğini kaç kez yazdık, anlattık? Tarım mumyalarının antropolojik tanımı CŞ’ün tahmin ettiğinin tersine Avrupalı de-ğil-dir. Mongoloid özellikleri ağır basan South Eurasian Antropological Formation diye tanımladığımız bir fenotiptir. Tespit Rus meslektaşlarımıza aittir. Biz de o fenotipi T-AF diye geliştirdik. Bu tipin yalnızca tanımına 3 sayfa ayırmışız: (Türk-Altay Kuramı, Kabalcı, 2023: 1223-1226). Bizim yazdıklarımızı takmıyorsanız bu halkların Avrupalılarla genetik olarak da hiçbir ilgisi olmadığını son çıkan makalelerden birinde okuyabilirsiniz. Buyurun: (Zhang, F. et al “The Genomic Origins of the Bronze Age Tarim Basin Mummies”, Nature 599, 256-261).
Öyle ezbere konuşmak yok. ‘Böyledir bu işler’.
CŞ: “…Yoğurt da bunların Hint-Avrupalıların icadıdır…”.
Ah be hocam yapma n’olur. Ne kadar eminsin? Ezbere konuşma. Yok böyle bir şey. Bizler bu düzeyde bir hata yapmış olsak anamızı ağlatırlar. Lütfen, F. Zhang ve arkadaşlarının yukarıdaki makalesine bir bakıver.
CŞ: “…Batı Moğolistan’a gittik. Harhaarin (Хархаарин). Orada Bilge Kağan ile Kültigin var. Tonyukuk daha Batıda…”.
İO: “…Orası sınır Sibirya’ya…”.
1) CŞ’ün gittiği yer “Batı Moğolistan” değildir. Batı Moğolistan Altay dağları bölgesidir. Ve her babayiğidin gidebileceği bir coğrafya değildir. CŞ’ün Batı Moğolistan dediği yer ise ‘Merkezi Moğolistan’dır. O coğrafyanın adı da “Harhaarin” değil ‘Harhorin’dir. Heyecana gelmiş, bir atraksiyon yapmayı denemiştir, isabetsizdir. Sanırsınız kendinden başka kimse Moğolistan coğrafyasına gidemez. İlginç değil mi? Bu muhteşem bir cürettir. Böylesine bir cürette cahil yetmez anca zır-cahil bulunabilir. Kusuruma bakmasın ama ‘böyledir bu işler’.
2) Tonyukuk tapınağı ise CŞ’ün “Harhaarin” dediği yerin Doğusundadır. Batısında değil. Turistik bir geziden de ancak bu kadarıyla idare edersiniz. Daha fazlası olmaz.
3) “…Orası Sibirya’ya sınırmış…”mış. Hadi be. Nerde Merkezî Moğolistan, nerde Sibirya bre? Yeri geldi mi “coğrafyadan anlamazsınız cahiller” filan diye azarlarsınız herkesi.
CŞ: “…Biraz daha gidiyorsun, onların gay dedikleri yurtları var…”.
‘Ger’ demek mi istiyor? Çünkü adam sürekli “aksan” yapıyor ya. “Harhaarin”de yaptığı gibi “ger”i de “gay” diye aksan yaptığını sanarak telaffuz etmiş de olabilir.
Son olarak, Türklerin Çin’ coğrafyası ile dostça-düşmanca ilişkilerinin nedeni CŞ’ün zannettiği, tahmin ettiği gibi “…ipekler giyinmiş Güneydeki güzel Çinli kızlar…” değildir. 1994’ten beri TİKA, TÜTAV, TÜBİTAK, DPT, Türk Tarih Kurumu, Dokuz Eylül Üniversitesi desteğinde, devletin yüz binlerce dolarını harcayarak o bölgede çalışmalar yürütmüş bir ölümlü olarak, Asya’nın en güzel hatunlarının dünden-bugüne Mongol coğrafyasında yetiştiğini, en suratsız sarı benizli kızların da daima Çin’den çıktığını, CŞ’ün bilgisine sunarım.
Ayrıca Çin seddinin zannettiği gibi tuğla, kerpiç vs malzemeden değil, bütünüyle bir Çin icadı olan, taş ya da tuğla veya kerpiç malzemeden çok daha sağlam ve dayanıklı bir sistem olan “ahşap kalıp bastırık/rammed” tekniği ile yapıldığını hocamın kendisine sevgiyle hatırlatırım.
Öyle ezbere konuşmak yok.
