İradenin intiharı: İtaat kültürünün ahlakı tasfiyesi
İnsanlık tarihinin en sinsi paradoksu, ahlakın inşası için yola çıkan sistemlerin, ahlakın kurucu öznesi olan “özgür bireyi” ontolojik bir imha operasyonuyla tasfiye etmesidir. Klasik teo-ontolojik kurgu, insanı kozmik hiyerarşinin en alt basamağına, “toprak” ve “pis su” metaforlarıyla sabitleyerek, aslında ahlakı bir “seçim” olmaktan çıkarıp bir “evcilleşme” sürecine dönüştürür. Eğer ahlak, bir iradenin bilinçli bir tercih yaparak sorumluluk üstlenmesi ise, “kendi iradesini mutlak bir otoritede yok etmeyi” (fenâ) en yüce makam sayan bir paradigmanın ahlak üretmesi mantıksal bir imkansızlıktır. Bu yazıda, insanın ontolojik olarak aşağılanmasının, Aristotelesçi kozmolojiyle doğallaştırılmasının ve mistik söylemle estetize edilmesinin, modern ahlak krizinin kökenindeki “iradesizlik” kültürüyle bağını tartışacağım.
‘HAKİR BİR BAŞLANGIÇ’: ONTOLOJİK AŞAĞILAMA VE ÖZNENİN TASFİYESİ
Klasik dinî metinlerde insanın yaratılış maddesine yapılan vurgu (Kur’an; Mürselat, 20: mâ-i mehîn/hakir su; Hicr, 26: salsâl/kurumuş çamur), salt biyolojik bir köken anlatısı değildir. Bu dil, insanın “kendinden menkul” bir değere sahip olduğu fikrini (Intrinsic Value) daha baştan kırmak için tasarlanmış bir teolojik stratejidir.
Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi adlı eserinde, ahlakın temelini “insanlık onuru”na (Würde) dayandırır. Kant’a göre insan, asla başka bir iradenin aracı olamaz; o, kendi başına bir “amaç”tır. Oysa ontolojik aşağılama söylemi, insanı kendi başına bir değer olmaktan çıkarıp, değeri bütünüyle dışsal bir kaynağa (ilahî iradeye) bağlar. Bu, Kantçı anlamda heteronomi (dıştan belirlenim) durumudur. Kendini sürekli “pis bir su” veya “hiçlik” olarak tahayyül eden birey, ahlaki bir otonomi geliştiremez. Pico della Mirandola, Rönesans’ın manifestosu sayılan İnsanın Onuru Üzerine Söylev’inde insanın sabit bir fıtratı olmadığını, onun kendi özünü belirleme gücüne sahip olduğu için “yüce” olduğunu savunur. Geleneksel paradigma ise Mirandola’nın bu “özgür özne”sini, “toprak” metaforuyla yeryüzüne çiviler. Toprak, üzerine basılan, pasif ve şekil verilen bir maddedir; ahlaki bir fail (agent) değil, bir nesnedir.
ARİSTOTELESÇİ FİZİKTEN POLİTİK KÖLELİĞE: FITRATIN DOĞALLAŞTIRILMASI
Aristoteles’in Politika ve Gökyüzü Üzerine (De Caelo) eserlerinde kurduğu kozmolojik hiyerarşi, orta çağ teolojisinin “itaat ahlakı” için mükemmel bir zemin sunmuştur. Aristoteles’e göre, evrendeki unsurlar “doğal yerlerine” (Locus Naturalis) dönme eğilimindedir. Toprak en ağır olduğu için merkezde ve en aşağıdadır; ateş ise hafifliğiyle yukarıya aittir.
Aristoteles, bu fiziksel hiyerarşiyi doğrudan toplumsal yapıya tahvil eder: “Bazı varlıklar doğuştan yönetmek, bazıları ise yönetilmek için yaratılmıştır” (Politika, 1254a). Bu “doğal kölelik” (Natural Slavery) teorisi, dinsel metinlerdeki “toprak” (insan) ve “ateş” (şeytan) ikiliğine giydirildiğinde, ahlaki bir dehşet dengesi kurulur. Şeytan’ın ateşten yaratılmış olması, onun ontolojik olarak “yukarıya”, yani bağımsızlığa ve isyana olan eğilimini açıklar. İnsanın topraktan olması ise onun “aşağıda kalmaya”, “ezilmeye” ve “boyun eğmeye” olan fiziksel/fıtri zorunluluğunu mühürler.
Burada ahlaki olan, “doğasına uygun davranmaktır.” İnsanın doğası (fıtratı) kölelik ise, özgürlük arayışı bir “fıtrat sapması” ve dolayısıyla “ahlaksızlık” olarak kodlanır. Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü’nde bu durumu “Res sentiment” (hınç) üzerinden açıklar. Köle, efendiye karşı koyamadığı için kendi zayıflığını “iyilik”, boyun eğmesini........
