menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Epistemik taşra, siyasal konfor ve kutsalın mühendisliği: Yasin Aktay söyleminde ‘hezeyan’ enflasyonu ve ilahiyatın tasfiyesi

15 0
22.06.2026

Türkiye’de entelektüel kamusal alanın iktidar aygıtlarıyla kurduğu marazi ilişki, uzun zamandır derinlikli teolojik ve sosyolojik analizlerin yerine, sınır bekçiliğini ve sadakat testlerini ikame etmiş durumdadır. Bu durumun en kristalize, en rafine örneklerinden birini, sosyolog ve yazar Yasin Aktay’ın “Majestelerinin İlahiyatçılarının Şeriata Dair Hezeyanları” başlıklı makalesinde müşahede ediyoruz. Aktay, bir dönemin muktedir akademisyeni ve bugünün köşe yazarı konforuyla, şeriat kavramının tarihsel, felsefi ve hermenötik katmanlarını deşifre etmeye; metin ile tarih arasındaki makası rasyonel bir zeminde anlamlandırmaya çalışan ilahiyatçıları, felsefecileri ve araştırmacıları Yeni Şafak’taki 20.06.2026  tarihli köşe yazısında, “yabancılaşmış”, “oryantalist ezberlerin taşıyıcısı” ve nihayet “hezeyan içinde” olmakla itham ediyor.

Ancak bu hoyrat dil ve sığ kategorizasyon, hedef aldığı akademik öznelerden ziyade, bizzat yazarın kendi entelektüel konumlanışına ve içinde debelendiği epistemolojik krize dair yapı sökümcü bir okumaya kapı aralamaktadır. Bu metni teolojik, felsefi, psikolojik, sosyolojik ve antropolojik katmanlarıyla masaya yatırdığımızda; karşımıza çıkan manzara ilmen parça parça olmaya mahkûm bir popülizmden, kesinlik fetişizminden ve modern ulus-devlet reflekslerinin kutsal metinlere boca edilmesinden başka bir şey değildir.

EPİSTEMOLOJİK KRİZ: İBN RÜŞD’ÜN ‘BURHAN’INDAN SİYASAL SLOGANIN KONFORUNA

Yasin Aktay’ın metninin en temel zaafı, kavrama en uzak olanın duyduğu o sarsılmaz ve amansız “kesinlik” duygusunu, hakikatin yegâne ölçüsü olarak vazetmesidir. Epistemolojinin en kadim kaidelerinden biridir: Bilgi derinleştikçe, nesnenin çeperindeki grilikler, istisnalar, dilsel kırılmalar ve tarihsel konjonktürler görünür kılınır; bu da kaçınılmaz olarak entelektüel bir ihtiyat, soylu bir tereddüt doğurur. Bir meseleyi hiç bilmeyen veya onu sadece siyasal bir mobilizasyon aracı, bir kimlik kalkanı olarak tüketen kitleler (layman) için şeriat; gökten tek parça halinde inmiş, homojen, tartışmasız ve zamandan münezzeh bir monolittir.

Oysa ömrünü metin tenkidini öğrenmeye, fıkıh usulünün epistemik labirentlerinde yürümeye ve dilbilimsel dönüşümleri incelemeye adamış bir ilahiyatçı için durum bu kadar basit olamaz. İslam felsefe geleneğinin zirvesi İbn Rüşd, Faslu’l-Makâl başlıklı o muazzam risalesinde insanları hitap ve idrak düzeylerine göre üç sınıfa ayırır:

Hatabî (Rhetorical): Sloganlarla, vaazlarla, kesinlik duygusuyla tatmin olan avam halk.

Cedelî (Dialectical): Kelamcılar gibi, dogmaları rasyonelleştirmek için diyalektik kuranlar.

Burhanî (Demonstrative): Hakikati kesin aklî delillerle, felsefi ve analitik derinlikle arayan havas.

İbn Rüşd, hatabî düzeydeki söylemlerin burhanî alana dayatılmasının teolojik bir cinayet olduğunu; her tabakanın kendi idrak sınırları içinde muamele görmesi gerektiğini savunur. Yasin Aktay’ın yaptığı ise bu klasik metodolojinin tam tersidir: Siyasal alanın lojistiğini sağlayan hatabî kesinliği, yani avamın (layman’ın) o sorgulanmamış konforunu, akademik dünyaya bir kılıç gibi sallamaktadır. Akademisyenin nüans arayışını, fıkhın tarihsel dönüşümünü hatırlatmasını bir “hezeyan” olarak nitelendirmek, epistemik bir kibirden ziyade, epistemik bir taşralılığın ve sığlığın kutsanmasıdır.

Unutulmamalıdır ki, en yüksek sesle konuşan inanç, çoğu zaman üzerine en az düşünülmüş, en az sınanmış ve şüphenin vaftizinden geçmemiş olan inançtır.

TEOLOJİK ÇELİŞKİ: GAZÂLÎ’NİN ‘İLCÂM’INDAN POPÜLİST SİLAHŞÖRLÜĞE

Aktay’ın düştüğü bir diğer vahim teolojik paradoks, klasik geleneğin “avam dindarlığını koruma” refleksi ile modern dönemin “avam dindarlığını silahşörleştirme” stratejisi arasındaki farkı ayırt edememesidir. Ebû........

© Veryansın TV