‘Hidayet’ maskeli mühendislik: Şule dizisinde propaganda ve gerçeğin tasfiyesi
Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…
SANATIN ONTOLOJİK HAKİKATİ: BİR ÖZGÜRLÜK ARAYIŞINDAN İDEOLOJİK İNFAZA
Sanat, insan ruhunun sonsuzlukla kurduğu en rafine, en yalın ve en hür diyalogdur; o, verili olanı olduğu gibi kabul eden pasif bir ayna değil, hakikati her seferinde yeniden keşfeden ve insanı ontolojik hürriyetine kavuşturan bir “yaratım” eylemidir. Sanatın asli misyonu, topluma hazır reçeteler sunmak, bir cemaatin, bir tarikatın ya da dış destekli bir dinsel ideolojinin borazanlığını yapmak değildir. Aksine sanat; sorgular, sarsar, dertleşir ve insan zihninin o çok sesli, gri alanlarını görünür kılar. Sanatın işlevi, toplumu bir örnek kalıplara dökmek değil, insanın hür iradesine kapı aralamaktır. Büyük Atatürk’ün “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” tespiti, sanatın bir milletin en hayati nefes alma alanı, yani hürriyet alanı olmasındandır.
Ancak sanat, estetik özerkliğini yitirip de bir siyasal otoritenin, bir tarikatın ya da dış destekli bir dinsel ideolojinin “hizmetkârı” haline getirilirse, orada artık sanattan değil, ancak sinsi bir “toplumsal mühendislikten” bahsedilebilir. Sanatın hakikati, yerini propagandanın ideolojik kurgusuna ve yalanın estetize edilmesine bırakır. İşte TRT ekranlarında arz-ı endam eden “Şule: Senin Hikâyen” dizisi, sanatın bu evrensel misyonuna indirilmiş ağır bir darbedir. Bu yapım, sinemayı bir keşif aracı olarak değil; Anadolu Türk kadınının binlerce yıllık özgür irfanını ve Cumhuriyet’in aydınlanmacı ruhunu tasfiye etmek için kurgulanmış bir “görsel pranga” olarak kullanmaktadır.
SANATTA PROPAGANDA VE ESTETİK ÖZERKLİĞİN İNTİHARI
Birileri çıkıp şunu sorabilir: “Sanatta propaganda olmaz diye bir ilke mi var? Her sanat eseri bir mesaj taşımaz mı?” Elbette, Goya’nın savaşın dehşetini anlatan tablolarından, Yaşar Kemal’in ağalık düzenini sarsan romanlarına kadar her büyük sanatçının bir dünya görüşü vardır. Ancak sanat ile propaganda arasındaki hayati fark; sanatın insanı hakikati sorgulamaya davet etmesi, propagandanın ise hazır bir dogmayı izleyicinin zihnine boca etmesidir.
Sanat özgürleştirir, propaganda ise zihni tek bir renge boyar ve mutlak itaat bekler. “Şule” dizisinde sanat, izleyiciye bir keşif alanı sunmuyor; aksine, Cumhuriyet’in aydınlanmacı değerlerini “bunalım ve karanlık” olarak kodlayıp, 1960’larda icat edilmiş siyasal bir üniformayı (türbanı) tek kurtuluş yolu olarak dikte ediyor. Eğer bir yapıttan ideolojik mesajını çıkardığınızda geriye hiçbir estetik değer kalmıyorsa, o eser bir sanat yapıtı değil, bir “ideolojik kullanım kılavuzu”dur. Dizide ışık kullanımı, müzikler ve senaryo; dindar karakterleri sürekli bir “nurani” aydınlıkta, laik ve modern karakterleri ise alkol, mutsuzluk ve kaos içinde resmederek izleyiciyi manipüle etmektedir. Bu, estetiğin ideolojiye kurban edildiği, sanatın bizzat propaganda uğruna intihar ettirildiği noktadır.
TEOLOJİK ÇARPITMA: “BAŞÖRTÜSÜ” SÖYLEMİNİN DİNSEL TEMELSİZLİĞİ
Dizinin en büyük yanıltmacası, “türbanı” İslam’ın vazgeçilmez bir farzı, imanın temeli ve Müslüman kadının yegâne kimlik kartı gibi sunmasıdır. Oysa “Bireysel Dindarlık mı Kamusal Dinsellik mi?” adlı eserimde bilimsel kanıtlarıyla ortaya koyduğum üzere; bugün bir hidayet nişanı olarak sunulan “başörtüsü/türban” söylemi, dinsel bir temelsizlik üzerine inşa edilmiştir.
Dizi boyunca Şule karakterinin hidayetinin merkezine oturtulan o “tek tip örtünme” dayatması, Nur Suresi 31. ve Ahzab Suresi 59. ayetlerin tarihsel, lügat ve felsefi bağlamından koparılmasına dayanmaktadır. Nur Suresi’nde geçen “hımar” kelimesi, o dönemin geleneğinde zaten var olan baş örtüsünün, göğüs dekoltesini kapatacak şekilde kullanılmasını öğütler. İslam, kadına 1960’larda bir ideolog tarafından tasarlanmış “tek tip bir üniforma” (türban) vazetmez; iffet, takva ve edep prensibini getirir. İslam felsefesi açısından bakıldığında, dinin özü olan ahlak ve vicdan, bugün türban denilen siyasal bir sembolün gölgesinde bırakılmıştır. Dizi, bu ilmi gerçekleri tasfiye ederek, teolojik olarak temelsiz bir dayatmayı sanat yoluyla izleyiciye “vazgeçilmez dinsel emir” gibi enjekte etmektedir.
NEO-ORYANTALİZM VE KADIN ÜZERİNDEN EGEMENLİK ARAYIŞI
“Tarikat, Cemaat, Kadın” adlı kitabımda ayrıntılarıyla ele aldığım üzere; siyasal İslamcılık, kadın bedenini ve kimliğini kendi egemenlik alanını tahkim etmek için bir “savaş alanı” olarak kullanmaktadır. “Şule” dizisi, işte bu neo-oryantalist bakış açısının yerli bir aparatıdır. Dizi, kadını bireysel özgürlüklerinden koparıp tarikat ve cemaatlerin hiyerarşik yapısına teslim etmeyi “özgürleşme” olarak pazarlamaktadır.
Siyasal İslamcılık, kadını özne olmaktan çıkarıp bir “sembol” haline getirerek, aslında Batı’nın oryantalist bakışının bir başka versiyonunu üretmektedir. Dizide sunulan “türbanlı........
