menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

‘Demokratik’liğiniz, ‘demokratik terörist Öcalan’dan ne kadar farklı?

33 0
27.07.2026

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

Türkiye’nin mevcut siyasal iklimi, sadece bir iktidar ve muhalefet çekişmesine değil, aynı zamanda kavramların, değerlerin ve kurucu ilkelerin sistematik bir biçimde içeriksizleştirildiği derin bir linguistik ve düşünsel erozyona sahne olmaktadır. Siyaset felsefesi açısından “anlamsal kayma” olarak tanımlayabileceğimiz bu süreçte; gösteren (sözcükler, semboller, isimler) ile gösterilen (ideolojik içerik, pratik uygulama, programatik hedef) arasındaki bağ kasıtlı olarak koparılmaktadır. “Siyasal pragmatizm” adı altında meşrulaştırılan bu eylem biçimi, aslında Türk devletinin kurucu felsefesine, yani Cumhuriyetin ontolojik varlık zeminine yönelik kapsamlı bir saldırıyı temsil etmektedir. Bu saldırının en bariz tezahürü, Türkiye’nin ana akım siyasetini belirleyen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve ondan tevellüt eden, 2026 konjonktüründe karşımıza çıkan “Yeni Parti” (YP) arasındaki programatik senkronizasyonda kendisini göstermektedir. Bu iki yapı arasındaki ilişki, basit bir siyasi rekabetin ötesinde; ulus devletin temel kolonlarını içeriden sarsan, felsefi temelleri aynı kaynaktan beslenen bir “dönüşüm projesinin” iki farklı yüzü olarak belirginleşmektedir. Rifat Serdaroğlu’nun 27 Temmuz 2026 tarihli projeksiyonunda titizlikle vurguladığı üzere, “Atatürk” ve “Cumhuriyet” gibi toplumun birleştirici harcı olan kavramlar, bu yeni siyasal düzlemde birer “sütre” vazifesi görmekte; bu isimlerin arkasında ise üniter yapıyı tasfiye etmeye matuf, etnik ayrılıkçı taleplerle bezenmiş bir siyasal röntgen açığa çıkmaktadır. Bu ilk paragrafın işaret ettiği ontolojik kırılma, devletin tekil karakterinden vazgeçilerek, kurumsal ve anayasal bir belirsizlikler yumağına itilmesinin felsefi ön hazırlığıdır.

 KAVRAMSAL MANİPÜLASYON: ‘EŞİT YURTTAŞLIK’ VE ‘DEMOKRATİK CUMHURİYET’ YANILSAMASI

Siyaset felsefesinin temel yapı taşlarından biri olan “yurttaşlık” (citizenship), Aydınlanma’dan bu yana bireyin devlet aygıtı karşısındaki hukuki ve siyasi konumunu belirleyen en üst kategoridir. Modern ulus devlet kurgusunda yurttaşlık, doğası gereği “isonomia” yani yasalar önünde eşitlik ilkesine dayanır; bu bağlamda yurttaşlık statüsü, bireyin etnik kökeninden, dinsel inancından veya bölgesel aidiyetinden bağımsız olarak kurgulanmış bir hukuki zırhtır. Dolayısıyla, kavramsal olarak “yurttaşlık” zaten eşitliği bünyesinde barındıran, ayrımcılığı reddeden bir bütündür. Ancak hem CHP’nin hem de Yeni Parti’nin programatik metinlerinde ısrarla ve adeta bir parola gibi tekrarlanan “eşit yurttaşlık” tamlaması, masum bir demokratik iyileştirme talebi değil, felsefi bir manipülasyonun ürünüdür. Bu tamlamadaki “eşit” sıfatı, aslında bireylerin hukuk önündeki eşitliğini değil, “kolektif kimliklerin” devletin kurucu iradesiyle eşitlenmesini hedefleyen bir siyasal mühendisliğin işaret fişeğidir. Yurttaşlığı bireysel bir haktan çıkarıp kolektif bir pazarlık nesnesine dönüştüren bu yaklaşım, devleti bir hukuk topluluğu olmaktan çıkarıp, “kurucu unsurlar arası bir ortaklık” zeminine çekme çabasıdır. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine inşa edildiği “ulusun bölünmez bütünlüğü” ilkesini, anayasal bir ortaklık protokolüne indirgeme riskini taşımaktadır.

Bu terminolojik tercihin kökleri incelendiğinde, karşımıza tesadüfi bir benzerlik değil, ideolojik bir süreklilik çıkmaktadır. “Eşit yurttaşlık” ve “Demokratik Cumhuriyet” gibi kavramlar, bizzat terör örgütü elebaşı bebek katili  Abdullah Öcalan’ın savunmalarında ve örgütsel metinlerinde formüle edilen, üniter yapıyı içeriden tasfiye etmeyi amaçlayan stratejik kavramlardır. Bebek katili Öcalan’ın “halklar bahçesi” veya “demokratik konfederasyon” vizyonuyla örtüşen bu dil, devletin tekil (üniter) egemenliğini parçalayarak, egemenliği farklı etnik veya bölgesel yapılara dağıtmanın ön hazırlığıdır. “Yurttaşlık” kavramının başına getirilen “eşit” vurgusu, mevcut anayasal sistemde bir “eşitsizlik” olduğu algısını sürekli kılarak, “anadilde eğitim”, “yerel özerklik” ve “kurucu unsur olma” gibi etnik temelli taleplere meşruiyet zemini sağlar. Bu felsefi kayma, Türk Milleti kavramını sosyolojik bir bütünden koparıp “Türkiye halkları” gibi atomize edilmiş ve birbirine yabancılaştırılmış parçalara bölmektedir. Sonuç itibarıyla, her iki partinin programına da sızan bu dil, üniter devletin “tekil egemenlik” ve “hukuki homojenlik” ilkesini zedelemekte; “Atatürkçülük” kisvesi altında, aslında bizzat Atatürk’ün inşa ettiği Ulus-Devlet yapısının ontolojik varlığına yönelik bir yıkım projesine zemin hazırlamaktadır.

PROGRAMATİK SİMETRİ: CHP VE YENİ PARTİ’NİN ORTAK PAYDASI

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile ondan ayrışarak yoluna devam eden Yeni Parti’nin (YP) siyasal metinleri ve kurumsal beyanatları derinlemesine bir analize tabi tutulduğunda, aradaki farkın ideolojik bir paradigmadan ziyade, sadece kadro hareketleri ve liderlik rekabetinden ibaret olduğu gün yüzüne çıkmaktadır. Rifat Serdaroğlu’nun analizinde vurguladığı üzere, bu iki yapının “Yeni” ve “Eski” sıfatları altında sundukları gelecek projeksiyonu, özünde aynı programatik DNA’yı taşımaktadır. Her iki partinin programı, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter karakterini ve ulusal egemenlik ilkesini esnetmeye, hatta yer yer devre dışı bırakmaya matuf üç ana eksende tam bir “düşünsel simetri” sergilemektedir. Bu simetri, sadece bir benzerlik değil, devletin yapısal dönüşümü noktasında bir mutabakatın belgesidir.

Bu ortaklaşmanın ilk ve en tehlikeli ayağını, Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) işlevsizleştirilmesi teşebbüsleri oluşturmaktadır. Programlarda “şiddetle doğrudan bağlantısı olmayan düşünce açıklamalarının cezalandırılmayacağı” şeklinde formüle edilen vaatler, soyut bir ifade özgürlüğü savunusu gibi görünse de Türkiye’nin içinden geçtiği beka mücadelesi ve jeopolitik gerçekliği bağlamında........

© Veryansın TV